Blog

ZARF – Kamil Murat

Danışan divanına kendisinden beklendiği gibi gözleri yarı kapalı uzanmıştı Onur. İnce kemikli küçük yüzlüydü. Dış görünümünü önemsemediği, dağınık saçları ve birkaç günlük seyrek sakalından belli oluyordu.

Onur rüya kıvamında konuşunca Psikiyatr Altuğ not almaya devam etti. “İnsan gece yarısı birdenbire uyanınca fena oluyor, toparlanamıyor, bazen baş ağrısından kendime gelemiyorum.” Yüzünü buruşturdu, dudak uçları sıkıntıyla aşağıya büküldü. “Bir de çarpıntı. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi bir çarpıntı…” Anlattıklarını birebir yaşıyordu, soluğu kesilmişti, gözlerini kapadı. “Düşünün yani. Baş ağrısıyla birlikte deli gibi bir çarpıntı…”

Onur anlaşılmayı umut ederek ısrarla Altuğ’a baktı, yorgundu sesi. “Sanki başka birinin evinde uyanmışım gibi oluyor, ilk defa gittiğim bir yerde uyanmışım gibi. Kendime zor geliyorum, ne zaman oraya geldim, nasıl geldim hiç hatırlamıyorum.” Onur yalvaran gözlerle bakmaya devam etti. “Çok sıkılıyorum, hocam… İçimde bir sıkıntı var.”

Aniden divanda doğruldu. “Hocam, aslında benim ciddi bir şeyim yok, iyiyim ben” dedi alaycı bir tonda. Gülümseyerek koltuğa dokundu.“Bu koltuğa uzanıyorum, derdimi anlatıyorum, rahatlıyorum… İşyerinden de hep terapiye git diyorlar. Yoksa iyiyim ben, bir şeyim yok.”

Altuğ bu ani duygu değişiminden etkilenmemiş gibi sordu. “İlâçları alıyor musunuz?”

Onur beklemediği bir soruyla karşılaşmış gibi duraksadı. “İlâçlar, uf! Aslında…” Ellerini başına götürdü, acı içinde konuştu, “Aniden kalkınca başım döndü biraz.” Altuğ sevecendi.“Normaldir, olur öyle. Biraz daha uzanabilirsiniz.”

Onur yeniden uzanırken Altuğ kalktı, çalışma masasına doğru ilerledi. Yürürken Onur’a baktı, kendisine bakmadığından emin olunca, Onur’un askıdaki montunun cebine bir şey koydu. Duraksamadan yandaki masasına geçti.

Doktor Altuğ bir şeyler yazarken, uzandığı koltuktan kalktı, masaya yaklaştı Onur. Masanın önünde sıkıntıyla durdu, Altuğ’un yazdıklarına bakarken gözü masadaki çerçeveye takıldı. Ayla’nın fotoğrafına ilgiyle baktı, dudaklarında gevşek bir gülümseme dolaştı.

Altuğ reçeteden başını kaldırmadan konuştu; performansı düşen takım oyuncusunu motive eden antrenör gibiydi sesi. “İlaçları zamanında alıyoruz.”

Onur bunu bekliyormuş gibi hemen atıldı. “Hocam, haplar bana iyi gelmiyor, sürekli başım dönüyor, bütün gün uyurgezer gibi…”

Doktor onun sözünü kesti, tonu yükselmişti ama motive edici tavrı aynıydı. “Onur bey, hepimizin yardıma ihtiyacı olabilir,çok normal, biz alalım” dedi.“İlâçları zamanında alalım lütfen!” Reçete elinde ayağa kalktı. Onuru kapıya yöneltirken askılıktaki montunu almasına yardım etti, reçeteyi uzattı. “Buyurun, asistanıma verin; o size bir sonraki seansı söyleyecek, geçmiş olsun.”

Onur’u dışarı çıkarınca masasına gitti Doktor. Koltuğuna oturdu. Odanın diğer tarafındaki aralık kapıdan Emir kuşkuyla yaklaştı, kısık sesle,“Gitti mi?” dedi.

“Gel, gel, gitti.”

Emir masaya doğru ilerledi, hâlâ odaya birinin girmesinden çekiniyordu.“E? Ne diyorsun?” diye sordu.“Antisosyal davranış bozukluğu değil mi bu şimdi?”

“Görmedin mi halini!” diye itiraz etti Altuğ.“Tipik kişilik çözülmesi… Olaya hemen cinayet süsü verme ya! Hop, adamı hemen çoklu kişiliğe soktun!”

Kapı çalındı, ikisi de tedirgin kapıya baktı. İçeri giren asistan Altuğ’a bir dosya uzattı.“Onur Bey’in önceki evraklarıyla yeni kişilik envanter testi.”

Altuğ dosyayı aldı, asistan çıktı, o çıkana kadar beklediler. Emir dosyayı çekip aldı, merakla incelemeye başlayınca, “Önceki bulgulardan farklı bir şey var mı?”diye sordu Altuğ.

“Aynı gibi… Sen şimdi bu antisosyal davranış bozukluğu değil diyorsun yani? Ne peki?”

“Tipik kişilik çözülmesi.”

“Sayende bizim de bir tane sisle gelen yolcumuz oldu. İki ruh bir bedende… Onur’un cebine ne koydun?”

Altuğ onunla göz göze gelmekten kaçındı.“Görmedim sanma” dedi Emir sırıtarak. “Cebine bir şey koydun!”

“Ne?”

“Hiç boşuna uğraşma, gördüm.”

“Büyütülecek bir şey değil. Küçük bir not.”

“Ne notu?”

Altuğ sıkılmıştı. “Adres, benim evin adresi.”

“Niye? Adam mektup mu yazacak sana? Memleketten tereyağı mı gönderecek?”

“Ya, yok…”

“Ya ne? Ne?”

“İki ayrı kişilik arasında bir bağ kurmaya çalışıyorum.”

“Nasıl bir bağ? Onur’un diğer kişiliği cebinde adres notunu bulunca seninle bağlantıya mı geçecek?”

“Onun gibi bir şey.”

“Bence çok kurcalıyorsun. Başına iş çıkartma.”

“Abartıyorsun.”

“Bilmiyorum.”

Gülerek Altuğ’a baktı, “Baksana! Adam bir de şu seri katil çıkıyormuş.”Elini havaya kaldırıp başparmağını işaret parmağına sürttü. “Hani var ya parmak koleksiyoncusu, Adam yazdığın adrese zarfla kurbanının parmağını gönderiyormuş.”

İkisi de sıkılmıştı, Emir havayı yumuşatmak için masadaki çerçeveyi işaret etti.

“Ayla n’apıyor?”

“Sorma. Okullar tatil oldu ya, kız ortalarda yok.”

Emir Ayla’yı tıpta uzmanlık sınavlarına hazırlandıkları zamanlardan tanıyordu. Muzip bir kızdı. Ağabeyinin kliniğine eskiden sık gelirdi.

Çerçeveyi eline aldı, “Yine anneni delirtiyor desene.”

Altuğ yarasına tuz basılmış gibiydi. “Olacak şey mi, ağabey ya? Biz kız tatile gitmesin, gezmesin tozmasın demiyoruz ki! Her fırsatta alıp başını gidiyor, günlerce haber yok, telefon yok, haliyle herkes geriliyor. Annem de kardeşine sahip çık oğlum, diye diye başımın etini yiyor.”

“Şey yapıyor mu? Neydi? Gittiği yerlerden hatıra bir şeyler mi gönderiyor, öyle bir şey demiştin?”

“Heh, aynen! Gizemli haller falan. Kullandığı, bitmiş ufak tefek neyi varsa, ojesi ne bileyim ruju falan zarfa koyup gönderiyor, aynı parmak kesip gönderen manyak katil gibi. Aklı sıra espri yapıyor işte!”

Emir çerçeveyi masaya bıraktı, sustular. İkisi de çerçeveye bakmaya başladı.

“İnşallah bir şey çıkmaz… Şu danışanı diyorum.”

“Aaaa! Sen de tutturdun ama! Bir şey olmaz merak etme.”

“Bilmiyorum. İçimde bir sıkıntı var.”

Altuğ yatağında uyuyordu, telefon çalınca abajurun ışığını açtı, uyku sersemi ağır hareketlerle telefona ulaşıp açtı. Arayanı tanıyamamıştı.

“Doktor? Hocam?”

Tanır gibi oldu sesi. “Alo? Kimsiniz? Onur Bey?”

“Doktor, başım çok ağrıyor, çatlayacak gibi… Çarpıntı… Çok korkuyorum. Yine oldu… ne zaman buraya geldim bilmiyorum. Üzerimde daha önce hiç görmediğim kıyafetler var…”

“Anlamadım, başkasının elbiselerini mi giydiniz?”Altuğ kendini zorluyordu, ayılmaya çalıştı.“Şey… İlâçları alıyor musunuz?”

“Doktor…”

Altuğ sözünü kesti. “O ufak turuncu olanı hemen alın, hemen! Çarpıntınız kalmayacak! Alo! Yine beni arayın, tamam mı? Alo?”

Karşıdan ses gelmiyordu, Altuğ telefona baktı, kulağına iyice yaklaştırdı. “Alo? Alo?”Telefondaki ses gittikçe boğuklaştı, hırıltıya dönüştü, karşıda konuşan sanki kötülüğün esiriydi artık, başka bir şeyin, başka bir yaratığın kontrolü altına giriyordu, söyledikleri anlaşılmıyordu,

“Alo?Alo?”

Hat kesilmişti, Altuğ olup biteni anlamak için dikkatini toplamaya çalıştı, başı zonklamaya başlarken gözlerini ovaladı, midesi bulanıyordu.

Altuğ klinikte gazete okurken telefonla konuşuyordu. Gazetede yazılanlara dikkat etseydi günlerdir kamuoyunu oyalayan parmak koleksiyoncusu seri katilin son cinayetini görebilirdi.

“PARMAK KATİLİ YİNE CAN ALDI. Öldürdüğü kurbanlarının bir parmağını aldığı için halk arasında Parmak Katili olarak bilinen seri katil, dördüncü cinayetini işledi.”

Altuğ gazeteyi masayı bıraktı, gazetedeki haber kutucuğu masayı ortalamıştı.“Ya anne, Allah’ını seversen abartma!” dedi.“Hep yaptığı şey biliyorsun, üç gün sonra çıkar gelir. Kim bilir nerede hayatını yaşıyordur şimdi.”Dalgın dalgın gazeteye baktı, kafası çok karışıktı, manşeti göremeden sayfayı çevirdi.“Merak etme, polislik iş değil bu, boş yere ortalığı velveleye vermeyelim… Tamam ya, sakin ol, tamam, bir iki gün bekleyelim.”21

Altuğ’la Emir klinikte konuşmadan oturuyordu, üzerlerine ölü toprağı atılmış gibiydi. Bu yapış yapış “eyvah bir şeyler olacak” tansiyonundan sıkılmışlardı.

“Hafta sonu bir yerlere gidiyor muyuz?”

“Gidelim ya, bu Ayla bizi iyice şişirdi, biraz kafa dinleyelim, neresi…”

Telefon çaldı. Altuğ telefona uzandı. “Bir saniye.”Telefonu kulağına götürdü. “Evet buyurun.”

“Altuğ Bey, ben Sevinç.”

“Evet, Sevinç Hanım nasılsınız? İnşallah evde bir yaramazlık yoktur.”

“Yok, Altuğ Bey, yok. Ben şey için aradım, temizlik yapıyordum, şöyle köşe bucak, tam o ara bir zarf geldi, şimdi getirdiler.”

“Zarf? Tamam… Gelince bakarım.”

“Biraz garip şey de, zarfın ucunda boya mıdır, kırmızı bir leke var, içinden akmış gibi böyle.”

“Nasıl şey, içinde ne var ki? Belli olmuyor mu?”

“Bilmiyorum, ama böyle işte şey gibi… parmak kadar bir şey.”

Emir’e bakarak tekrarladı Altuğ. “Parmak kadar bir şey var” diyerek telefondaki ses onayladı. “Evet, öyle bir şey…”

“Sevinç Hanım ben şimdi arkadaşı gönderiyorum, zarfı ona verin oldu mu? Başka kimseye vermeyin, arkadaş gelene kadar bir yerde saklayın.”

“Bekliyorum, tamam.”

Altuğ gerilmişti, ahizeyi yerine bıraktı. Emir meraklanmıştı.“N’olmuş?” diye sorunca Altuğ’un bakışları donuklaştı: “Zarf gelmiş.”

“Zarf mı? Ne zarfı?”

Altuğ konuşamadı, irileşen gözbebekleri ile Emir’e bakmakla yetindi.

Emir’le Altuğ nefes almaya korkarak zarfı bekliyordu. Gergin bekleyiş asistanın kapıyı vurarak odaya girişiyle sona erdi. Asistan olup bitenden habersiz elindeki büyük zarfla salınarak odaya girdi, zarfın üzerindeki ojesi ile uyumlu kırmızı lekeyi fark etmemişti.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>