Blog

YENİ BİR POLİSİYE YAZARI: YUNUS EMRE EROĞLU İLE RÖPORTAJ

 

Röportajı Yapan: Rabia Soğan

Polisiye roman tarzının yeni yazarlarından Yunus Emre Eroğlu ile Çanakkale’deki şirin evinde buluşup oldukça keyifli bir söyleşi yaptık. Yazarımız bizi kendi çalışma ve okuma odasında ağırladı. Çiçeği burnunda bir yazar olan Yunus Emre Eroğlu ile yazarlık macerasının nasıl başladığından, bugüne kadar yayımlanmış olan iki romanından, polisiye tarzının ülkemizdeki gelişiminden ve daha önce sayfamızda duyurusunu yaptığımız Poyabir’e nasıl katıldığından bahsettik. Sonuç olarak ortaya, bizim yaparken çok keyif aldığımız bir hasbıhal çıktı. Umarım sizler de okurken aynı keyfi alırsınız.

1-Yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız?

 

Aslında yazmaya karar vermemin üzerinden çok zaman geçmedi. 2014 yılında bir kitap okurken yazmaya karar verdim ve “Ben de yazacağım.” dedim. İstersen oradan başlayalım. Kerry Wilkinson’ın Kilitli adlı kitabını okuyordum. Kitabın konusu şöyle: Bir seri katilimiz var ve girdiği evlerde cinayetler işliyor. Sonra da olay yerini terk ediyor. Dedektifler de olay yerine geldiklerinde tüm kapı ve pencerelerin içeriden kilitli olduğunu ve anahtarların da başka kimsede olmadığını tespit ediyorlar. Cinayetler çoğalırken ben kitabın sonunu tahmin etmeye başladım.  Kitabın sonunu okumadan kapattım ve dedim ki ben de yazmak istiyorum. Yazarlık konusunda bir eğitim almadım. Ancak küçüklüğümden beri sürekli kitap okudum. Kitaplığımızda da görebileceğin gibi polisiye türleri ağırlıkta ve bütün polisiye kitaplar bana ait. Artık bu kitaplarla boğuşmaktan vazgeçip bir gece kendi karakterlerimi kurgulamaya başladım.

2-Neden polisiye? Sizi bu türü yazmaya iten şey nedir?

Okumaya polisiyeyi seçerek başlamadım aslında. Malum bizim çocukluğumuzda kitaba erişmek günümüzdeki kadar kolay değildi. Ben de ablamın ve ağabeyimin kitaplığındaki kitapları alıp okumaya başladım. Okuma zevkim oluştukça da kendim kitap almaya başladım ve üniversite hazırlık dönemlerinde de Agahta Christie ile tanıştım. Örneğin ertesi gün arkadaşlarım ile buluşacaksam gece yatmadan bir kitap okurdum. Ve bendeki bu okuma isteği hep Agahta ile oldu. Bu durum da beni sürekli polisiyeye itti. Kitapları kapatıp hayal kurmaya başladım. Önüme sunulan delillerle ben nereye varabilirim, yazar neyi anlatmak istiyor, katili nereye saklamış , verilen ipuçlarının amacı ne diye düşünmeye başladım. Bu heyecan bana polisiyeyi çok sevdirdi ve sıkı bir polisiye okuyucusu olunca da ilk kaleme aldığım şeylerin polisiye olması da olağan olsa gerek.

3- Şimdilik sadece romanlarınız var. İlerleyen zamanlarda  başka türlerde de yazmak gibi bir düşünceniz var mı ?

Tabii. Küçük öykülerim var. Çünkü yazar tutulması mı diyelim ona bilmiyorum. Bazen üzerinde çalıştığım konu üzerinde tıkanıyorum ve bu çıkmazdan kurtulmak için zaman zaman küçük öyküler kaleme alıyorum. Ve yakın bir zamanda da bazı yazar arkadaşlarla bir öykü kitabı çıkarma projemiz var. Ama romantik bir kitap, kültürel bir kitap ya da bir şiir yazabileceğimi hiç sanmıyorum.  (Gülüşmeler)

 4-Etkilendiğiniz ve örnek aldığınız polisiye yazarları kimler? Kimleri okuyorsunuz? Ve sizin nazarınızda iyi bir yazarın özellikleri nelerdir?

Etkilenmek değil de onun gibi yazmak onunki gibi iyi kurgular oluşturmak istediğim yazar tabi ki Agahta Christie. Çünkü dediğim gibi çocukluğumdan beri onunla beslendim ve polisiyenin kraliçesi olarak da adlandırılıyor zaten.  Ben de onun yaptığı gibi kitaplarımda delilleri ortaya serip bunları okuyucunun toplamasını ve finalde parçaları birleştirmesini istiyorum. Bunun dışında biliyorsunuz yakın zaman önce Poyabir kuruldu. Bu sayede gördüm ki aslında Türkiye’de de oldukça başarılı kalemler varmış. Bu kalemleri okumaktan da zevk alıyorum. Ancak özellikle belirtmek istediğim bir üstat var ki o da Günay Gafur. Günay Gafur’un Kuklacı ve Kahin kitaplarını okurken dedim ki bizim ülkemizde de birileri yabancı ve başarılı yazarların kitaplarına yakın eserler çıkarabiliyorlarmış. Ancak burada sadece bir isimle sınırlamıyorum bizim birbirinden eşsiz ve yaratıcı yazarlarımız olduğunu düşünüyorum. İyi bir yazar konusuna da gelince yazar eleştirmenliği yapmak benim haddime değil. Benim başarılı bulduğum yazarlar daha çok kitabını okurken okuyucuya da görev veren okuyucuyu ana karakterle beraber o yollardan geçiren yazarlar. Okuyucunun kitabın içinde olmasını istiyorum.

5- Bazı yazarlar kitaplarını yazarken inzivaya çekilir. Sizin yazma süreciniz nasıl gelişiyor? En rahat nerede çalışıyorsunuz?

Ben belki de bu konuda en rahat olan yazarlardan biriyim. Nerede olursam olayım yazabiliyorum. Çarşıda eşimle gezmeye çıktığımda bir simitçide otururken elime telefonumu alıp bir şeyler karalayabiliyorum. Yanımda mutlaka çalışmalarım için kullandığım bir not defterim oluyor. Örneğin sendeki bir şeyden etkileniyorum ve çıkarıp küçük bir metin yazıyorum ve bunu ilk fırsatta –iş yerinde olabilir, evde olabilir, uyumadan önce olabilir-  diğerleriyle birleştiriyorum. Gün içinde yaşadıklarımı detay detay topluyorum da denilebilir.

6- 2015’te ilk kitabınız Kana Davet sizi edebiyat dünyasına tanıttı. Bu kitabı hangi düşüncelerle yazdınız? Ve ne gibi tepkiler aldınız ?

Kana Davet’i çıkarırken iddiam şuydu: Bir tanışma kitabı olması. Peki bu ne anlama geliyor.  Ben Kana Davet’te karakterlerimi tanıttım. Emre, Efe ve Burak’ı okuyucuyu karşısına çıkardım. Onların zekâlarından ve karakterlerinden bahsettim. Bunu yaparken kendimi de işin içine kattım tabii biraz (gülümseyerek). Bu amacımı başlığın altına da bir slogan olarak yazmıştım: Cinayet için henüz erken önce tanışma.” Aldığım en büyük tepkilerden biri Efe ve Emre karakterlerini kitapta aynı derecede ön plana çıkarmam oldu. Ancak benim de amacım buydu zaten, okuyucuyu ikilemde bırakmaktı. Ülke şartları ve ülkemizdeki yayımcılık şartları gereği ilk kitabımla büyük bir kitleye ulaşamadım. Ancak ulaştığım kitleden de genelde olumlu tepkiler aldım. Aldığım olumsuz tepkiler ise benim için büyük birer tecrübe oldu. Bu tepkiler ışığında yeni çalışmalarıma başladım.

7-Hemen ardından 2017’de ikinci kitabınız Hasta Şehir çıktı. İlk kitabı da göz önüne alarak Hasta Şehir bir bağlamda Kana Davet’in devamı diyebilir miyiz?

Öncelikle şunu söyleyelim Hasta ŞehirKana Davet’in bir devamı değil. YaniKana Davet’i okumayan Hasta Şehir’den bir şey anlamaz diyemeyiz. Ancak karakter devamlılığı söz konusu. Kana Davet’te tanıttığım Emre, Efe ve Burak üçlüsünün dostlukları polis okulunda başlamıştı. Yani biz onların hikâyesini kabuktan başlatmıştık. Bu üçlüyü diğer çalışmalarımda da sık sık kullanacağım. Bizler de onlarla beraber büyüyeceğiz diyebilirim. Hatta Hasta Şehir’de de bu üçlünün pişmeye başladığını rahatlıkla görebiliyoruz.

 8-Kitaplarınızın ana kahramanları üç iyi arkadaş olan polis. Bu kahramanlar nasıl ortaya çıktı? Ve yazacağınız diğer kitaplarda da olacaklar mı?

Emre, Efe ve Burak şöyle ortaya çıktı. Ben çevremdeki ve ülkemdeki polisleri nasıl görüyorum ve ülkemde nasıl polisler olmasını istiyorum. Bu soruların cevaplarını aradım ve bu cevapları da karakterlerime yansıttım. Kimi zaman Efe gibi yakışıklı kimi zaman Emre gibi asabi kimi zaman da Burak gibi sempatik. İstediğim buydu ve  karakterlerim böyle ortaya çıktı. Bundan sonraki çalışmalarımda da bu üçlüyü tabii ki göreceğiz. Bu üçlü bizim ana karakter kadromuz. Hasta Şehir’de bir de Gülşah karakteri eklendi bu ekibe.  Artık dört karakterimiz var. Mademki bunu sordunuz ben de buradan ufak bir tüyo vereyim. İlerleyen zamanlarda bazılarının başına bir şeyler gelecek ve belki de olamayacaklar. Ancak nasıl ve neden olacağını bilmiyorum. (Gülerek)

9-Kitaplarınızda mekân olarak genelde Üsküdar, Şişli ve Mecidiyeköy gibi İstanbul’un öne çıkan semtleri var. Bu semtlerin sizin için bir önemi var mı?

Bunların yanına bir de Eminönü’nü ekleyebiliriz. Benim için İstanbul dendiğinde aklıma gelen yer Üsküdar. Üsküdar’da bir evim olmasını ve her sabah Emre’nin yaptığı gibi sahilde martılarla beraber koşmayı çok isterdim. Ancak hayat bizi Çanakkale’ye getirdi. (Burada yanlış anlaşılmasın yazarımız da eşi de Çanakkale’yi en az İstanbul kadar seviyorlar.) Mecidiyeköy ise bana hareketliliği anlatır. Orada hızlı akıp giden bir hayat vardır. Bitmek bilmeyen bir telaş vardır. Oradaki  insanlar tek tiptir. Takım elbiseli kadınlar ve erkekler tek bir telaşın çevresinde yaşam sürerler. Bunların yanında Şişli ve Eminönü de yan mekânlar olarak karşımıza çıkıyor.

10- Üçüncü kitap yolda mı? Bu sefer okuyucuyu nasıl bir hikâye bekliyor?

Üçüncü kitap yolda, pişiyor. Yine bir aksilik yaşamazsam çünkü geçtiğimiz günlerde bu konu ilgili bir aksilik yaşadım maalesef. Çalışmalarımı kaydettiğim bilgisayarım çöktü ve yedeklemediğim tek dosyam, yeni çalışmamdı. Şimdi sil baştan başladım. Umarım daha başarılı olur ve gidenler için üzülmem. Dediğim gibi aksilik olmazsa 2018 Nisan gibi üçüncü kitap gelecek. Hatta adı da belli bunu da buradan söyleyebilirim: Aklın Senfonisi. Bu kitapta Emre, Efe ve Burak üçlüsü yok. Yepyeni bir karakter kadrosu ve bambaşka bir hikâye var. Bu sefer bakış açımız biraz değişecek. İnşallah güzel olur ve beğenilir. Ben çok heyecanlıyım.

11-Poyabir’e katılma süreciniz hakkında neler söyleyebilirsiniz? Poyabir ile beraber neyi hedefliyorsunuz?

Poyabir yani Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği’nin en önemli amacı bizi birbirimizden haberdar etmek. Ülkemizdeki yayımcılık şartlarından dolayı maalesef birçoğumuz birbirimizden habersizmişiz. Benim bile kitaplığımda birçok yerli yazar yok. Çünkü bilmiyoruz ve tanımıyoruz. Öncelikli amacımız Türk edebiyatına ve Türk polisiyesine değer verenlerle bir araya gelmek. Ben daha çok yeni katıldım. En çok istediğim -ya da istediğimiz- şey ise yerli yazarlarımızın yabancı yazarlar ile yarışabilir duruma gelmesi. ‘Yerli yazarlar yazamıyor.’ önyargısını yıkmak. Ve ‘Biz de varız.’ diyebilmek. Çünkü gerçekten ülkemizde iyi kalemler olduğunu düşünüyorum. Bir de şu var ki sosyal medya hesaplarından da bu konuda birçok mesaj alıyoruz. ‘Ben de yazıyorum ne yapabilirim’ diyenler… Bunun gibi yazmaya ve polisiyeye yetenekli kişilere yardımcı olmak istiyoruz.

12-Polisiye romanın Türkiye’deki gelişimi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ülkemiz aslında polisiye romana yabancı değil. Uzun zamandır var olan bir tür polisiye. Ülkemizdeki gelişimini belirleyen en önemli faktör ise bence okuyucu. Çünkü bizler yazıyoruz ve yazdıklarımızı okuyucunun beğenisine ve takdirine sunuyoruz. Bu noktada okuyucunun bizlere şans vermesi gerektiğini düşünüyorum. Geçtiğimiz günlerde yazarlar birliği toplantısında bir yazar arkadaşım “okudun mu beni” dedi. Bu belki sorulacak en güzel soru. Yani demek istiyorum ki okuyucu şans verdikçe ve okudukça ülkemizdeki polisiye roman çalışmaları çok daha iyi yerlere gelecek.

 13-Kitaplarınızla ulaşmak istediğiniz kitleye neler söylemek istersiniz?

Öncelikle benim ulaşmak istediğim kitle ile ilgili bir kısıtlamam yok. Sadece şans versinler ve eleştirilerini asla esirgemesinler istiyorum. Her birimiz çeşitli sosyal medya hesapları kullanıyoruz ve ulaşılmaz değiliz. Ben okuyucularımın yorumlarını, eleştirilerini, takdirlerini her zaman bekliyorum. Ve her birini de mutlaka okuyup bir kenara not ediyorum. Her biri kulağıma küpe oluyor. Çünkü yazarı yazar yapan yalnızca çıkardığı eser değil; ulaştığı okurdur aynı zamanda.

14-Bu yıl TÜYAP’ta bir imza gününüz oldu. Bu imza günü nasıl geçti? Okuyucudan nasıl tepkiler aldınız?

TÜYAP’a bu yıl ilk defa katıldım. Şartlar ancak olgunlaştı ve bu da ikinci kitabıma denk geldi. Aslında beklediğimden daha büyük bir ilgi vardı. Şaşırmadım desem yalan olur. İstanbul’da bir dönem yaşadım ve tabi ki yakın çevrem de çıktı geldi (gülerek). Ama tanımadığım da birçok insan geldi. Sosyal medyadan beni görüp takip edip gelenler de oldu. Bu çok farklı bir duygu. Hiç tanımadığınız insanlarla ortak bir paydada buluşuyorsunuz. Sizin yazdığınız eseri alıp okumuş kişiler sizinle eser hakkında yüz yüze tartışabiliyor; görüşlerini söylüyor. Burada yaptığımız röportaj gibi sorular soruyor. Benim için çok güzel bir tecrübeydi.

15-Son olarak bir yayınevi açma girişiminiz var. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?

Bugün aslında çok güzel bir tesadüf oldu. Biz bugün itibariyle yayınevimizi kurduk. Bu süreç şöyle başladı. İki kitabım için üç yayınevi ile sözleşme imzaladım. Ama hiçbiri tam olarak içime sinmedi. Ben de bir risk aldım. Bu defa kendim yapacağım. Başarılı olursa da ben yaptım olmazsa da ben yaptım diyebileceğim en azından. Birçok yazar başarısız editörler, istenmeyen kapak tasarımları ve yetersiz reklamlar vb. gibi sebeplerle yayınevleri ile tam olarak anlaşamıyor. Ben bu sefer her ayrıntıyı kendim yapmak istedim. Fahri Bey ile beraber Paradigma Akademi’nin bir alt dalı olarak Paradigma Polisiye’yi kurduk. Umarım istediğimiz başarıya ulaşır ve Türk yazarlarına da destek oluruz.

      Yunus Emre Eroğlu’na bizimle yaptığı bu keyifli sohbet için teşekkür ederiz. Yazarımıza Şakir’de çay içerken, kordonda fotoğraf çekerken ya da Özgürlük Tepesi’nde köpeğini gezdirirken rastlayabilirsiniz. Eğer görürseniz bizden de selam söyleyip bir çayını için. Kendisine @yemreroglu adlı instagram hesabından ulaşabilir Poyabir’e ait youtube kanalından da seslendirdiği öyküleri dinleyebilirsiniz.

 

FİKTİFALEM

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>