YAD

I
İLK DÖRDÜN

Yalnızlığın Kâbusu

Vücudunu yatağa bıraktı. Çarşafı üzerine çekip sanki bütün gün içinde tuttuğu nefesi salıverdi.
Ofisteki şekilsiz koltuk yüzünden sırtı yine ağrımaya başlamıştı. Kolçaksız, en küçük harekette
yaylanan, yaslandığında da arkaya doğru esneyen tuhaf bir koltuktu. Mecburen kamburunu
çıkararak oturuyor, bu yüzden de gece olunca ağrıdan uyuyamıyordu.
Biraz sıcaktan, biraz da uzun zamandır aradığı özgürlük duygusundan, vücuduna ipek
çarşaf dışında hiçbir şey değsin istemiyordu. Gözlerini kapattı, ağrıya aldırmamaya çalışarak
uykuya daldı. Bu onun en özel saatiydi, neredeyse en mutlu olduğu an.
Birden uyandı. Salondan ayak sesleri geliyordu. Odada sürekli bir hareket vardı. Ayağa
kalkmak istedi; çıplaktı. Nefesini tuttu. Hırsız olabilir mi? Sapık? İki kişi? Silahları var mı?
Bunları düşünürken odanın kapısı aralandı. Ne yapacağını bilemeden, yatakta oturur vaziyette
öylece kalakaldı. Karşısında, tam seçemediği iki karaltı vardı. Yatağın sağına ve soluna doğru
kavis çizerek yavaş yavaş ona doğru hareket ettiler. Hiç kımıldamadı. Karaltılardan biri,
diğerine göre daha iriydi. Yatağa iyice yaklaştılar. Bir tanesinin nefesinden gelen iğrençlik
burnundan girmeye başladı. Midesi bulandı. Karaltılardan biri yatağa uzandı, Sibel’i
bileğinden yakalayıp çekti.
Bağırmak istedi, yapamadı. Biraz direndi ama adamın elinde parlayan cismi görünce nutku
tutuldu. Soğuk çelik, ona gece yarısı Harlem sokaklarında arkadaşının arabası bozulduğunda
yaşadıkları kâbus gibi geceyi hatırlattı. Bunları düşünürken yatağın dışına sürüklenmiş, ayağa
kalkmıştı. Adam yavaş hareket ediyor, belli ki elindeki bıçağa çok güveniyordu. Son bu mu,
diye geçirdi içinden. Nasıl öleceğini zihninde canlandırmaya çalıştı. Yoksa sadece tecavüz mü
edeceklerdi?
Çarşafla birlikte sürüklenmişti, ipek kumaş ayaklarına dolanmış, hareketini iyice
güçsüzleştirmişti. Teninin terden parladığını fark etti. Gözleri karanlığa biraz daha alışmıştı,
adamın yüzünü görebildiğini sandı. Adam diğer bileğini de yakaladı, hızla yatağa doğru itti
Sibel’i. O sırada aklına diğer adam geldi. Odada ikisinden başka kimsenin olmadığı hissine
kapıldı.
Bu sırada adamın hareketlerinden pantolonunun düğmelerini açmaya başladığını anladı.
Bağırmak, o keskin çelik olduğu sürece işe yaramazdı. Lisedeyken öğrendiği bir şeyi hatırladı
aniden. Birkaç saniye bekledi. Fermuar sesi duydu. Gözlerini kapadı. Şimdi adamın elleri iki
yanına, biraz aşağıya doğru inmiş olmalıydı. Pantolonunu indirdiğini düşündüğü sürenin
sonunda gözlerini açtı. Evet! Adam doğrulmuş, yatağa uzanmaya hazırlanıyordu.
Sibel, bacaklarını karnına çekip bütün gücüyle itti. İleri doğru kesin, etkili bir tekme.
Ulumaya benzer bir ses yankılandı. Yere düşüş sesi. Bıçağın sesini de duymuştu. Elinden
fırlamış olmalıydı. Adam boğuk bir sesle “Orospuu!” diye haykırdı. Tam zamanı, diye
düşündü. Şimdi kaçmazsa kesin ölecekti.
Yataktan fırladı. Soluksuz kaldığını hissetti. Korkunun bedenine saldığı ateş her yanını
yakıyordu. Kapıya doğru hareket etmek istedi. Çarşafa dolandı ayağı, sendeledi. Yere baktı,
bir şey görmeye çalıştı. Etrafı inceledi. Ayağını kurtarıp duvara yaslandı. Hiçbir şey yoktu.
Masanın üzerindeki radyonun fosforlu ışığı parlıyordu: 04.54. Soluğu hâlâ çok hızlıydı.
Vücudu terden sırılsıklam olmuştu. Biraz düşündü. Yere serdiği adamın varlığıyla ilgili sabit
düşünce yüzünden ara sıra yere bakıyordu. Sonra, gözlerini tavana dikip bir oh çekti. Önceki
gecelerde olan neyse, bu da onlardan biriydi. “Günlük yaşantındaki düzensizlik ve uyum
sürecindeki sıkıntıların rüyalarına yansıyor,” demişti psikolog. Sırt ağrım da cabası. Keşke ılık
bir duş alsaydım…
Duş ahizesini masaj konumuna ayarladı, hızla kolu çevirdi. Önce soğuk bir şok yedi.
Ardından ılık suyla birlikte hafif bir gülümseme yayıldı yüzüne.
Duştan çıktığında yeni bir şeylere başlamanın heyecanı sardı her yanını. Aslında her şey
aynıydı: İş, ev, kahvaltı, öğleleri gittiği kafe, ofisteki insanlar, sözler, kafedeki garson…
Garsonun gözleri aklına geldi. Ne zaman karşılaşsalar gülümseyen gözler. O malum güne
kadar, ondan hoşlanmaya bile başlamıştı. Güldü. Duş, onu canlandırmaya yetmişti. Ağır ağır
giyindi. Aynada kendini seyrederken yatağına baktı. Karşısında duvardan duvara ayna bulunan
yatağı. Rüyasında gördüğü ikinci adam… Ne kadar gerçekçi kâbuslarım var!
Mutfağa geçti. Kahve makinesini çalıştırdı. Tost ekmeklerinden üç dilim aldı. Birine
çikolata, diğerine fıstık ezmesi, sonuncusuna da peynir sürdü. Kahvesi hazır olunca tostlarla
birlikte balkona çıktı, tepsiyi masanın üzerine bıraktı.
Kapının önünde bulmuştu masayı. Kaldırımlarda gizliden yapılan ikinci el eşya takası, bu
şehirde en çok şaşırdığı, bir o kadar da hoşuna giden ayrıntılardan biriydi. “Kaldırıma
bırakılmış bir eşya görürsen ve istiyorsan çekinmeden alabilirsin. Her eşya değilse de bazıları
kullanılır. Mesela kokteyl akşamı evimde gördüğün o heykeli sokakta buldum,” demişti
patronu. Artık onun da evinde antika bir eşya vardı.
Odaya dönüp sigarasını aradı. Çantasından paketi alacakken telefonunun kırmızı uyarı
ışığını gördü. Elektronik posta. Açtı. En azından ofise gitmeden önce bunları okuyup
cevaplayabilirim diye düşündü. On dört yeni mesajı vardı. Konu başlıklarına bakarak taramaya
başladı. Sonuncusu babasından geliyordu: Telefonlara da cevap vermiyorsun küçük hanım! Ne
zamandır haber alamıyoruz, annen meraklanıyor, bizi hemen ara!
Sibel babasını pek sevmezdi ama annesi bir başkaydı. Babası bu kadar sert, kuralcı biri
olmasaydı, farklı bir aile olabilirlerdi. Yine de o ses tonu kulaklarından kalbine kadar indi,
içinin hafifçe sızlamasına neden oldu. “Kalbinde sevgi eksikliği hissediyorsun,” diyordu
psikologun çınlayan sesi. Sigarasını aldı. Sevgi eksikliği? Sen Türk aile yapısı hakkında ne
biliyorsun ki? Tekrar balkona döndü.

Sakın Arkana Bakma
Uçak, ardında kocaman bir şehir bırakarak havalandı. Yıllardır içinde birikmiş ne varsa, uçağın
eğimiyle birlikte kayıp gitti boşluğa… Camı açıp rüzgârı hissetmeyi çok isterdi. Altan, “Seni
buradan izleyeceğim. Arkana sakın bakma. Yoksa bütün büyü bozulur,” demişti. Ağlamıştı
Sibel. Dar ve uzun bir kutuya kapatılmış, başının üstüne bastırıyorlarmış gibi hissediyordu.
Basınca daha fazla dayanamadı. Gözlerini kapatıp yutkundu. Kulağının içinde bir çınlama
duydu.
En çok annesi sevinmişti aslında. Üzülecekti, özleyecekti ama bu, Sibel için çok önemli
bir gelişmeydi. Altı ay önce başvurduğu uluslararası personel transferi programına kabul
edilmiş, sınavları iyi notlarla geçmişti. Gerçi Avrupa’da bir şehir seçse daha iyi olurdu ama…
“Amerika o kadar da uzak değil,” demişti teyzesi. “Gidersin yanına arada. Ben de gelirim.
Gezecek kapı çıktı bize işte, daha ne?”
“What would you like to drink?”
Düşlerinden koparılırken irkildi. Solundaki hostes, hafifçe eğilmişti ona doğru.
Gülümseyerek sordu:
“Drink? Coffee, tea or any cold drinks?”
“Portakal suyu.”
“Sou, water?”
“Hayır, off, por-ta-kal su-yuuu.”
“Excuse me? Did you say water?”
Hostes anlamamış gibi yüzüne baktı. Biraz daha yaklaştı. Sibel, üzerine çöken uçuş
kâbusundan uyanıp gerçeği gördü. “Orange juice, please. Sorry…”
Hostesle birlikte birkaç kişi daha gülmeye başladı. Kafasını çevirip sert bir bakış attı.
Portakal suyunu aldı. Bir dikişte içti. Arkasına yaslanarak uyumaya çalıştı. Arada gözlerini
açıp dışarıya bakıyordu. Okyanusa az kaldı!
Kalkışın üzerinden beş, altı saat geçmiş olmalıydı. Uyumaktan vazgeçti. Yanına üç roman
almıştı. Biri aşk, diğer ikisi cinayet romanları. Aşk romanını Altan vermişti. Vazgeçti.
Evdeyken okumaya başladığı kitabı açtı, kaldığı yerden devam etti. Bu yazarın başka
kitaplarını da okumuştu. Elinde tuttuğu, bir kiralık katilin duygusal dünyasını anlatıyordu.
Gülümsedi.
Uçak inişe geçmişti. Camdan dışarı baktığında gördüğü manzaraya şaşırdı. İstanbul’a
dönmüş gibiydi. New York burası mı? Ne bekliyordum ki, uzay üssü mü?
Kaptan, geçmiş olsun dileğini anons etti. Birden herkes alkışlamaya başladı. Sibel,
kaptanın söylediği ama onun anlamadığı bir kutlama var sandı. Uçuşlarda böyle bir âdet
olduğunu bilmiyordu.
Gümrük ve pasaport kontrol sırası oldukça yorucu, sıkıcıydı. İnsanlar, sesler, seyrettiği
filmlerdeki sahneler gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Görevliye pasaportunu uzattı, sorulara
cevap verdi. Retina taraması yapan alete baktı.
Omzundaki çanta sapını düzeltti. Saçlarını geriye itti. Bavullarının bulunduğu yere doğru
yürürken arkasına baktı. Altan’a verdiği sözü o ana kadar tutmuştu. Artık bir önemi de kalmadı,
diye düşündü. O yabancılık, alışkın olmadığı ortam; kendini uzaya giden bir astronotun son
bakışındaki gibi hissetti. Bir daha annesini, evini, Türkiye’yi göremeyecek gibi geldi.
Gerçekten, ne zaman gidebilecekti? Burası çok uzak be teyze…
Bavullarını aldı, liftin üzerine yerleştirdi. Etrafına bakındı. Onu almaya gelecek kişi, elinde
isminin yazılı olduğu bir kart taşıyacaktı. İsmini göremedi. Gözyaşları ne zaman yanaklarını
bulmuştu, hatırlayamadı. Geri dönmeyi çok istedi. Hem de çok.

Fanus
Ofise gitmek üzere evden çıktığında yine geç kalacağını anladı. Her sabah bu tantanayı
yaşamaktan hem zevk alıyor hem de patronun göstereceği tepkiden korkuyordu. Metronun
merdivenlerinden inerken elindeki gazeteyi düşürdü. Yanından geçen bir adamın yere eğilmek
üzere olduğunu görüp telaşla atıldı, gazeteyi ondan önce kaptı. Başını kaldırdı ama adamla göz
göze gelmemeye çalıştı. Adam hafifçe gülümsedi. Güzel bir yüzü vardı. “Aceleniz var galiba,
siz de mi işe yetişmeye çalışıyorsunuz?” diye sorunca, birden panik oldu, cevap bile vermeden
arkasını dönüp merdivenleri inmeye başladı. Kalbi hızla atıyordu.
Bu şehre geldiği günden beri ürkekliği geçmek bilmemişti. Jeanny bir gün, barda erkekleri
tavlamak için uyguladığı numarayı anlatmıştı. Gözüne kestirdiği adamın yakınından geçerken
çantasını veya sigara paketini yere düşürüp adamın almasını bekler, teşekkür etme bahanesiyle
de konuşmaya başlarmış. Bu şekilde en az üç denemeden birinde, gece, bedava bir içki ve
eğlenceyle ya da adamın evinde son bulurmuş. Bunu ilk duyduğunda Sibel’in midesi
bulanmıştı. Başına gelen bu kısa karşılaşmada hiçbir konuşma gerçekleşmese de yaptığından
utanmıştı.
Ofise geldiğinde saat 9.22 olmuştu. Asansöre bindi, 27 yazan düğmeye bastı. Kapı
açıldığında karşısında uyarı mesajı gibi duran alınlığı gördü. “MARASHI POSTAL
SERVICES.” Gri, parlak metal bir taban üzerine siyah kabartma harflerle yazılmıştı. Kartını
kırmızı ışığa doğru tuttu. İçeri adımını attığında klimanın buz gibi rüzgârıyla ürperdi.
Muhasebe müdürüyle karşılaştı koridorda.
“Hey Sibel, geç kaldın ama çok şanslısın. Rashid bugün geç gelecekmiş.”
Sibel derin bir nefes aldı. Fırça yemeyecekti ama heyecanı yetmişti.
Masasına doğru yürüdü. Ofisin en sonundaki köşede oturuyordu. Koridor boyunca
herkesin önünden geçecek, sonra o gizli mabedine ulaşacaktı. Masaların etrafındaki bir buçuk
metrelik paneller, görünmemek için önemliydi. İlk iki masada oturanlar günün büyük
bölümünde dışarıda olurdu. Sabahları on beş dakikalık aksiyon toplantısı yapılır, sonra dışarı
gidilirdi. Ne yaptıklarından pek emin değildi, hiç sormamıştı ama onların orada olmamasının
kayıp olmadığını biliyordu.
Sonraki dört masa ve koridoru dönünce karşılaşacağı iki masada kendisi gibi müşteri
ilişkilerinden sorumlu personel otururdu. Çoğuyla arkadaştı. “Erkek Avcısı” da bunlardan
biriydi. Onun masası en güzeliydi; fotokopi makinesi ve faks, Jeanny’nin hemen yanındaki
geniş alanda bir setin üzerinde dururdu. Ofisteki herkes faks ve fotokopi işlerini hallederken
Jeanny’yle konuşma imkânı bulur, bu nedenle Jeanny ofisteki her dedikoduyu bilirdi. Çekici
biriydi, ofisteki erkekler de bunun farkındaydı. Sibel, Jeanny’den fazla hoşlanmazdı. Erkekleri
kullanan biriydi o.
Masanın kenarından dönerken Jeanny kafasını kaldırıp hınzırca seslendi.
“Hey çıtır, n’aber?”
Durdu. Hafifçe gülümsedi.
“Böyle şeyler söyleme, Jeanny. Ben çıtır değilim.”
“Ama olmaya adaysın. Kendine aynada bakmaz mısın hiç? Biraz makyaj yapmayı
denesene! Saçlarını da toplama böyle! Biraz bakımdan zarar gelmez.”
“Vakit olsa belki. Yataktan zor kalkıyorum. Baksana daha zamanında işe gelmeyi bile
başaramadım. Neyse, hemen formlarıma kavuşayım. Yoksa geç kalacak bir işim bile
olmayacak bu gidişle.”
Sibel cümleleri birbiri ardına ekleyip bir yandan saatine göz attı, gülümsemesini yarıda
kesip aceleyle masasına ilerledi. Oysa hayatı boyunca kendine ait bir odada çalışmak istemişti.
Türkiye’deki iki ofisinde ve buradaki ilk ofisinde de şansı yaver gitmemişti. Çantasını
arkasındaki konsolun üzerine koydu, bilgisayarını açtı, kulaklığını taktı. Birkaç dakika sonra
günün ilk müşterisiyle, kaybolan paket hakkında koyu bir sohbete başladılar.
Öğle olmak üzereydi. Telefon susmak bilmemişti. Kaç müşteriyle konuştuğunu
hatırlamıyordu. Bilgisayar kayıtları olmasa hiçbir iş yapmadığını rahatlıkla söyleyebilirdi.
Jeanny masasının önünde belirdiğinde, hâlâ son işlemine bakıyordu boş gözlerle.
“Hadi amaaa! Gregor bizi bekliyor.”
Bu hain bakış, “Eh Sibel, çok safsın,” demekti aslında.
“Tamam, şey, aslında bir işlem var. Xdoor Computers’tan Helen aradı. Bana reverse işlem
yapmamı söyledi ama nasıl yapıldığını hatırlamıyorum. Notlarıma bakmam lazım. İstersen sen
git, ben sonra gelirim.”
“Ah canım! En az yarım saatini alacak. Seni öyle bırakıp gider miyim? Dur, göstereyim.
Hmm… Masama gidelim istersen, bilgisayarım daha hızlı. Beraber yapabiliriz işlemini.”
“Jeanny, çok teşekkür ederim.”
“Bitsin sonra teşekkür edersin.”
Programı kapadı, şifreyi girdi ve bilgisayarı kilitleyip çantasını aldı. Jeanny’nin masasına
yürüdüler. Jeanny, yeni bir sayfa açtı, kodlama bölümüne reverse yazdı. Birkaç saniye sonra
ekranda Sibel’in oryantasyon eğitiminden hatırladığı ama ilk kez kullanacağı sayfa belirdi.
“Buraya müşteri adını gireceksin, altındaki kutulara da seçeneklerden uygun olanını
belirleyeceksin. Hangisiyse seç bakalım.”
Sibel, fatura numarasının olduğu satırı gösterdi; Jeanny “Ekle” yazan butona bastı. Daha
sonra alttaki kutulara girilmesi gereken bilgileri girdiler. Ekranda, üzerinde “Onay” yazan bir
kutu ve üst kısımda da işlemin özeti yer alıyordu. Jeanny onay butonuna bastı.
“Yanlışlık yaparsan bu işlemi silebilir, yeniden yaratabilirsin. Ama muhasebeye iptal
raporu göndermeyi unutma.”
İptal düğmesine bastı. Rapor kayboldu. Ekranda “Lütfen muhasebe geribildirimini
unutmayınız” mesajı duruyordu. Sibel şok olmuştu.
“Ama işlemi yapmıştık, neden sildin?”
“Ah çıtır, bu senin işin… Sana sadece öğretiyorum. Kendi işlemini kendin yapmayı
öğrenmelisin canım.”
Jeanny masadan kalktı, çıkışa yürüdü. Sibel, bir robot gibi onu takip etti. Kafeden içeri
girdiklerinde hâlâ yaşadığı olayı düşünüyordu. Tanıştıklarında bu kadar bencil değildi Jeanny.
Yoksa öyle miydi?