Blog

“Savaşın Bedelini Her Zaman Masumlar ve Çocuklar Öder.”

BERİA

Doruk ATEŞ

Polisiye romanın adaletin tesis edilmesini değil, gerçeğin apaçık ortaya çıkmasını sorun ettiği söylenir. Suçun kökenine inmeden, suçu doğuran/üreten toplumsal arka plan ile ilgilenmek yerine vuku bulan olayı ve suçlunun yakalanışını anlattığı için eleştirilir, kimilerince “edebiyattan” bile sayılmaz.

Türün altın çağında bu tür eleştirileri aldıklarından mı bilinmez, dönem yazarları, anlatıyı suçun çözümünden soruşturmacının karakterine, muhakeme yeteneğine ve görünmezi gören üstün zekasına çevirmiştir. Bu durum, polisiye anlatının zenginleşmesine sebep olduğu gibi okurun polisiye romana ilgisini arttırmıştır. Ancak artan ilgiyle beraber neredeyse tüm tipler çizilmiş, tüm suçlar çözülmüş, tüm anlatı teknikleri denenmiştir.

İçlerindeki birkaç muhafazakar haricinde günümüz çağdaş yazarları ise kısaca anlatmaya çalıştığım nedenlerle polisiyenin sınırları dışına çıkmaya, insanı, toplumu, suçun maruz kalanlar üzerindeki etkisini anlatmaya başlamıştır.

Cenk Çalışır’ın Beria’sı da tam bu düzlemde, hepimizin bildiği, yıllardır yanı başımızda vuku bulan Suriye iç savaşını merkeze alıyor, suçun sonucu olarak sevdiklerini kaybeden insanların neler yapabileceğini, nelerin üstesinden gelebileceğini, savaşın asıl kaybedenlerinin masumlar ve çocuklar olduğunu anlatıyor.

Karakterler sahici, her an sokakta karşılaşabileceğiniz türden insanlar. Önce oğlunu, sonra karısını, en sonunda da akıl sağlığını kaybetmiş bir komiser. Çok tanıdık değil mi? Hangimiz böylesi ağır acılardan sonra hayatta kalmak ister ki? Ya Aişe’ye ne demeli? Önce vatanını, sonra kocasını, en sonunda da kızını kaybetmiş Suriyeli bir anne. Nihayet Beria! Ege’nin serin sularında ölemeyen, insanın içindeki kötülüğü ufacık yaşında, küçücük bedeninde, ruhunun derinliklerinde tecrübe eden, kaybolan, kaybedilen, hayatı çalınmaya çalışılan Beria!

Harun’un da Aişe’nin de tek amacı var, huzura kavuşmak. Gerekirse ölerek… Roman da bu amacını gerçekleştirmek isteyen Harun’un silahının tutukluk yapması ile başlıyor. Arkasından savaştan kaçmaya çalışan Aişe ve kızı Beria giriyor kadraja. Huzura kavuşmak isterken, alevlerden kaçarken, daha büyük yangınların içerisine giriyorlar. Ondan sonra her şey bildiğimiz gibi ilerliyor. Şaşırtmıyor yazar bizi, kötüleri kötü, acıları acı, memleketin yer yanını saran yangını yangın gibi anlatıyor. Rahatsız ediyor okuru cümleler. Ama bu rahatsızlık, yıllardır televizyon ekranından izlediğin, internetten takip ettiğin, bir şekilde maruz kaldığın savaşın ve savaşın gerçek mağdurlarının yaşadıklarından, bunları bilmekten kaynaklanıyor. Bencilliğimizi yüzümüze vuruyor aslında Cenk Çalışır, kör gözlerimizi, sağır kulaklarımızı, lal dilimizi gösteriyor, nasıl üç maymunu oynadığımızı anlatıyor bize.

Biraz da kadraj meselesi rahatsız ediyor okuru. Roman okuyor değil de film izliyor gibi hissetmekten kaynaklı sanırım. Cümleler görüntü gibi akıyor, sayfalar perde gibi kapanıyor.

Gerçek apaçık ortada olduğundan romanın sonunda adaleti tesis ediyor yazar, suçlular cezalandırılıyor. Karakterler tam da amaçlarına uygun bir huzura kavuşuyorlar. Kötülük insanla çoğaldığından olacak yazar, küçük bir dünya kuruyor onlara, küçük bir köye yerleştiriyor onları. Beria, binlerce akranının yaşadığı acıları yaşıyor ama ölmüyor Ege’nin serin sularında. Onu küçük evinde bırakıyor, ruhundaki yaranın iyileşeceğini umut ederek kitabın kapağını kapatıyoruz.

CENK ÇALIŞIR’la Röportaj

1-Önce sizi biraz tanıyalım. Edebiyat geçmişiniz ve varsa etkilendiğiniz yazarlardan bahseder misiniz biraz?

Edebiyata olan ilgim okumayı söktüğüm andan itibarendir diyebilirim. Çok okuyan biri olarak kırklı yaşlarıma kadar geldim. Bu okumalarım çoğu zaman, “Ben olsam nasıl yazardım?”, “Finali böyle mi bitirirdim?” gibi kendime sorup yanıtladığım iç sorgularla geçerdi. Beyaz yakadan sıyrılıp saati kurmadan yatabildiğim kendi işime terfi edince, hep ertelediğim yazma eylemi beni heyecanlandırmaya başladı. Aklımda dolaşan bir hikâye için notlar tutmaya başladım. Bu notlar 2010 yılında “Satranç Cinayetleri” adı ile roman olup okurla buluştu. Yazmanın durdurabileceğim bir şey olmadığını anladığım o andan beri de yazıyorum. Salt okur olarak yazıyor olmanın yeterli olmadığını bildiğimden, bu alanda kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Atölyelere, seminerlere katılıyorum. Bu uğraşım halen devam ediyor çünkü edebiyat sabit bir şey değil. Sürekli gelişip, değişiyor.

Öğrendiğim yazım tekniklerini eserlerime yansıtmayı, her seferinde farklı duyguları öne çıkarmayı, okuru götürdüğüm yerde bir fikir için dikkatini çekebilmeyi hedefliyorum.

Hayranlıkla okuduğum yazarlar mutlaka yazımı da etkilemiştir. İç yazarlardan, Kerime Nadir, Oğuz Atay, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Cemil Kavukçu, Mine Söğüt, Osman Aysu, Armağan Tunaboylu, Çağatay Yaşmut, Yaprak Öz aklıma geliveren isimler.

Dış yazarlardan Glenn Meade, Sidney Sheldon, James Patterson, Stephan King, Dean R. Koontz,  Agota Kristof, George Simenon, Ruth Rendell, Frederick Forsyth yine kıskanarak okuduğum yazarlardır.

2-Son romanınıza geçelim. Roman ve başkahramanınızın esin kaynağı ve yazma süreci hakkında bilgi verir misiniz? Yazma sürecinde etkilendiğiniz olaylar ve çözmekte zorlandığınız düğümler oldu mu? Bunları nasıl çözdünüz?

Beria’yı yazmazdan önce dramatik yönü ağır bir şey yazmak istediğimi biliyordum. Bu kez okuru üzerken düşündürmek gibi bir hedefim vardı. O sıralarda kurmaya çalıştığım bir polisiye denklem üzerinde de çalışıyordum. Aylan Bebeğin sahilde uyuyuşu o günlere denk geldi. Dikkatim bir anda mültecilere yöneldi. Araştırmalarım o alanda yoğunlaştı. Ancak mülteci, kaçak, taciz, suiistimal gibi olaylar ülke gündeminden düşmediğinden o araştırma süreci de sonlanamıyor, not toplamaktan romanı yazamıyordum. Bu durum iki yıldan fazla sürdü. O araya iki öykü kitabı sığdı mesela. Sonrasında artık noktayı koymaya karar verdim ve yazım süreci de altı ay filan sürdü sanırım.

Beria iç acıtan ve korkutan bir roman. Acısı, yirminci yüzyıl insanına yakışmayan gerçekliğinden geliyor. Yüklediği korku, içinde bulunduğumuz güne olan güvensizliğimiz.  Yarın hiç birimizin birer Aişe, çocuklarımızın birer Beria olmayacağının garantisi yok. Hepimiz bunu biliyor, bu güvensizlikle, korkuyla yaşıyoruz.

Romanın ritmini kurarken, Beria’nın öyküsü ile polisiye denklemi iç içe geçirip sarmal bir yapı hazırladım. Denklem zaten kurulduğundan iki akışı birleştirmek sorun olmadı. İki öyküye de temas eden karakterler üzerinden finalde bağlandılar.

3- Polisiye, tüm dünyadaki okurlar arasında oldukça popüler bir tür. Sizce okurları özellikle polisiye türünde eserler okumaya iten şey nedir? İyi bir polisiye romanın olmazsa olmazları nelerdir sizce?

Aslında tüm anlatılara baktığımızda tiyatroda, masalda, efsanede, sinemada ve edebiyatta kendisini izleten ya da dinleten tüm öykülerin olmazsa olmazı çatışmadır. Bu çatışmanın en sert biçimiyle ele alındığı tür olarak polisiyenin öne çıkması normal sonuç bence. Öte yandan barındırdığı gizem ile de polisiye, okur ya da izleyicisine bir soru sorar ve çözümü düşünmesini ister. Bu tarafı ile de bir yarışın içine alır. Dedektiften önce suçluyu bulma telaşı keyifli bir beyin jimnastiğidir. Polisiye başlığı altında her konu ile temas edilebilir, her duygu işlenebilir. Bu çeşitlilik ve anlatıdaki zenginlik türe olan ilgiyi canlı tutuyor.

Olmazsa olmaz konusunda yazılmış, çizilmiş çokça şey var. Benim en çok dikkate aldığım şey, polisiyenin zamanı ve uygulanan çözüm teknikleri. Günümüzün adli tıp uygulamalarını, olay yeri incelemenin çalışma tekniklerini, Emniyet Teşkilatı’nın hiyerarşik yapısını bilmeden salt bir muammayı çözme telaşına girmenin yeterli olmayacağını düşünüyorum. Polisin atacağı adımları ve sırasını koymak, bu bulguları okurdan gizlememek işin temelinde olması gerekenler. Öte yandan polisiye bir eserin zekâ içermesini de kıymetli buluyorum. Üç yüz sayfa okunup son beş sayfada suçlunun tesadüfen bulunuverdiği çalışmaların, türe zarar verdiğini düşünüyorum.

4- Polisiye roman yazmanın, aynı anda hem suçlunun hem de dedektifin/polisin aklının içine girerek düşünmeyi gerektirdiği söylenir. Katılıyor musunuz? Bir polisiye yazarı olmanın en sevdiğiniz tarafları nelerdir? Başkalarının romanınız hakkındaki yorumları sizi nasıl etkiler? Son romanınız ile ilgili nasıl yorumlar aldınız?

Bana göre yazıyor olmanın en keyifli tarafı karakterlere bürünmek zaten. ‘O an için o olmak’ duygusu çok heyecan verici. Kaldı ki onun gibi düşünmeden onu yazmak da çok mümkün değil, yapıştırma durur zaten. Bir sanat eserinin kişiyi içinde bulunduğu gerçeklikten koparıp sanatın büyülü kapısından geçirerek kendi yarattığı gerçekliğe taşıması eseri çok kıymetli kılıyor. O taşıdığı yerde kişiyi dürtebiliyor olması, bir konu hakkında bakışını değiştirmesi ya da geliştirmesi, dikkatini çekmesi eseri bir tık daha kıymetli kılıyor bana göre. İşte, benim yazıyor olmamdaki tek gaye budur. Polisiye yazıyor olmayı bu nedenle seviyorum. Derdim olan şeyleri aktarabiliyor, başkalarının da dert edinmesini sağlamaya çalışıyorum. Yazmak eylemi bu yönüyle çok keyif veriyor.

Başkalarının söylediklerini dikkate alırım elbet ama herkesin her söylediği anlamında değil. Kim söylüyor birinci dikkatimdir, sonra ne söylediği gelir. Beni düzelten bir uyarı olduğuna inanmışsam teşekkür eder, sonraki eserlerimde o uyarıyı gözetirim.

Son roman Beria okuru çokça üzdü. Amacına ulaştı yani. “Trafik ışıklarında dilenen çocukları gördüğümde arabanın camını kapatırdım. Artık o çocuklara farklı bir gözle bakıyorum” diyen okur var mesela. Ben bunu kıymetli buluyorum. Yavru bir kediye acıyan insanın, kaldırımda karton bir kutuda uyumaya çalışan küçücük bir çocuğa tahammülü yok. Sanki bu onun tercihiymiş gibi. İşte Beria, yaşadıklarının o çocuğun tercihi olmadığını, onun da bir kedi yavrusu kadar masum olduğunu anlattı.

5- Polisiye türünde okur ve izleyicilere tavsiye edebileceğiniz, mutlaka okunmalı diyebileceğiniz kitaplar hangileridir?

Bu iddialı bir soru aslında. Sırf falanca kitabı okumadığı için hayatını eksik tamamlayan biri var mıdır? Yani mutlaka okunması değil de ben okurken çok keyif aldım diyebileceğim birkaç eser söyleyebilirim. Bitirdiğimde etkisini sürdüren eserlere örnek diyelim.

Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli suç psikolojisi açısından kıymetlidir bana göre. Ahmet Ümit’in Sis ve Gece’si, Suat Duman’dan Dünyanın Leşleri, Üstüngel Arı’dan Hikâyesi Olan Ölüler, Osman Aysu’nun Odak Noktası keyifle okuduklarım arasında ilk aklıma geliverenler.

Dış yazarlardan, Patrick Suskind’in Koku romanı bana göre en iddialı seri katil hikâyelerinden biridir. Filmini de tavsiye ederim. Kokunun ekrana taşınabilmesi ve oradan izleyiciye aktarılabilmesi açısından çok başarılı.

Glenn Meade’in Sakkaranın Kumları, Sidney Sheldon’dan İntikam Meleği, Stephan King’den O, Agatha Christie’den On Küçük Zenci yine ilk aklıma geliverenler.

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunu Gereği Yasal Uyarı; Bu kitap tanıtım metni ve röportaj, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği tarafından hazırlanmış olup tanıtım amaçlı kullanılacak kısa alıntılar haricinde TPYB Yönetim Kurulu izni olmaksızın kopyalanması, çoğaltılması ve başka yerlerde yayınlanması yasaktır.

 

 

 

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>