Blog

“Sanırım şiirsel bir tadın polisiye kurguda olup olamayacağını sormak da naçizane Yargıç’a düştü.”

GÜNAY GAFUR

“YARGIÇ “

POLİSİYE YAZARLARI BİRLİĞİ

2019 KRİSTAL KELEPÇE ÖDÜLÜ FİNALİSTİ

Ayşe Erbulak

Kristal Kelepçe 2019 ödüllerinde beni büyük sıkıntıya sokmuştu Yargıç. Yarışmanın jüri üyesiyim ve kendi birincilerim iki taneydi. Yargıç ve diğer kitap arasındaki o kıldan ince mesafede Günay Gafur’un kitabı 2. oldu.

Bence Günay Türk Polisiyesinin yükselen yıldızlarından.

Yaptığımız röportajda çok ortak çıkış noktamızı görünce onu neden herkesten bir tık fazla sevdiğimi ve okumaktan keyif aldığımı anladım.

Yargıç’ı okurken ilk vardığım kanı -seri katil hikayelerini çok sevdiğimden olsa gerek– kurgunun ve kitabın akışının ne kadar rahat olduğu ve okuru yormadığı oldu.

Bayan Huzur, Bay Korku, Bayan Hüzün, Bayan Umut…

Peş peşe seri bir katilin baş uçlarına şiir konmuş kurbanları.

Kurbanlar masum mu?

Başkent’in Baş Komiser Yavuz’u bize katilin gözünden baktırıyor.

Hunhar ölümlerde duygu saklanmış.

Bahçıvan lâkaplı katilin zekâsı çok yüksek, yani o caniyi yaratan Günay Gafur fazlasıyla zeki.

Kuklacı ve Kâhin kitaplarının da yazarı Günay Gafur’un yeni kitabını heyecanla bekliyorum.

 

Röportaj – Günay Gafur

1-Önce sizi biraz tanıyalım. Edebiyat geçmişiniz ve varsa etkilendiğiniz yazarlardan bahseder misiniz biraz?

Hayallerini kâğıda dökmekten, kalem kâğıtla haşır neşir olmaktan zevk alan her insan gibi benim de edebiyat geçmişim okur olarak başlar. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda tür ayrımı yapmaksızın iyi bir okur oldum. Senin seçimlerine göre sayfaları atlayarak ilerleyebildiğin bir seri vardı şimdi adını hatırlayamadığım. O mesela müthiş bir okuma keyfi vermiştir bana. Agatha Christie, Stephen King, Dean R. Koontz, dönemin çizgi romanları ve Orhan Veli’den Can Yücel’e, Ümit Yaşar’dan Cahit Sıtkı’ya yerli şairler, en sevdiklerimdi.

Çocukluk hayalim yazar olmaktı ama on dört – on beş yaşlarımda okuduğum Mairo Puzo’nun “Baba”sı benim için bir dönüm noktası olmuştur diyebilirim. Hayranlıkla okuyup bitirdiğim kitabın ardından “Ben de böyle bir roman yazacağım,” dediğim ânı, gözlerimin nasıl hevesle parıldadığını hatırlıyorum. O an, hayalimdeki sahneye, masasında oturmuş roman yazan Günay Gafur adlı adama, ilk kancayı attığım andır.

Uzun seneler boyunca kendimce karaladığım, okul gazetesi hariç hiçbir yere göndermediğim öykülerim şiirlerim olduysa da profesyonel anlamda edebiyat dünyasına ilk adımım 2012 senesinde, suç-gizem-gerilim türündeki romanım Kuklacı’yla oldu. Ondan üç sene sonra yine aynı türde kaleme aldığım Kâhin geldi. 2017’den itibaren birbirinin devamı niteliğindeki hikâyelerden oluşan “Baba” isimli tefrikayla Dedektif Dergi’de yer aldım. 2018’de ülkenin önde gelen polisiye yazarıyla birlikte kaleme aldığımız Kanlakarışık ve Dedektif Dergi derlemelerinde sırasıyla Ölüm Manifestosu ve Tanık adlı öykülerim yayımlandı. Son olarak Yargıç ise bu sene (2019) çıktı.

 

2-Son romanınıza geçelim. Roman ve başkahramanınızın esin kaynağı ve yazma süreci hakkında bilgi verir misiniz? Yazma sürecinde etkilendiğiniz olaylar ve çözmekte zorlandığınız düğümler oldu mu? Bunları nasıl çözdünüz?

Polisiye yazarlarının çoğu okuru şaşırtmak, tabiri caizse ters köşe yapmak için canla başla uğraşır ve romanın son sayfalarında amaca ulaşırlar. Yargıç’ı yaratma sürecinde benim de amaçlarımdan biri buydu. Ancak bu kez aklımdan geçenler beni bile şaşırttı. Soru şuydu: Ters köşe denilen o tokadı neden hep son sayfalara bırakıyorum? Neden ilk sayfalardan itibaren okurda bir şaşkınlık yaratmayayım ki?

Cevap ise katilin seremonisinde gizliydi. Henüz kâğıda dökmediğim karanlık karakter, Bahçıvan adlı seri katil, her cesedin yanına birer şiir bırakacaktı. İpucu niteliğindeki bu şiirler sayesinde hem kendini gerçekleştirecek hem de polisle köşe kapmaca oynayacaktı. Şiirler, şiirler, şiirler… Fikir buradan doğdu. Böylece hikâyenin büyük kısmını şiirsel bir dille kaleme almaya karar verdim. Katilin peşindeki Başkomiser Yavuz’un hikâyesini de katilin bıraktığı şiirlerdeki ruha uygun bir ahenkle yazmaya özen gösterdim.

Kolay olmadı tabii. Tüm hikâye boyunca o ahengi sağlamaya çalışmak, birkaç paragrafta anlatılacak şeyleri bir dizeye sığdırmak, karanlık ve puslu bir melodiyi sayfalar boyunca sürdürmek (şiirin düz yazıdan farklı bir melodisi olduğuna inanırım) ve tüm bunlar olup biterken heyecanı ve merak duygusunu tırmandırmak işin zor tarafıydı.

Bilerek ve isteyerek kendimi zora soktuğum bir diğer durum da şu oldu: Cinayetlerin çözülme anından sonra hikâye bitti derken yeniden başlatacak bir kıvılcım olmasını istedim. Hem de birkaç kez. Madem hem kurgu hem üslup açısından şiirler bu kadar önemliydi o halde bu kıvılcımı yakacak olan şey de yine şiir olmalıydı. Şiirlerin ardına gizlenmiş ipuçlarını oluştururken beyin damarlarımın genişlediğini söyleyebilirim.

Dolayısıyla kaybolduğum, o şiirsel melodinin derinliklerine dalıp yeniden yüzeye çıkmak istediğim anlar oldu. Uykusuz gecelere bir yenisini ekleyerek, fikrine güvendiğim dostlarla konuşarak ve kitabın gizli editörü sevgili Zehra Onat’la fikir alışverişlerinde bulunarak çıkış yolunu her defasında bulmayı başardım.

 

3- Polisiye, tüm dünyadaki okurlar arasında oldukça popüler bir tür. Sizce okurları özellikle polisiye türünde eserler okumaya iten şey nedir? İyi bir polisiye romanın olmazsa olmazları nelerdir sizce?

Yüz binlerce yıl önce Afrika’da ortaya çıkan insan, bulunduğu yerde kalmakla yetinmedi ve henüz birbirinden ayrılmamış olan kıtalar arasında yürümeye başlayarak yeni coğrafyalar, yeni canlılar, yeni iklimler keşfetti. Yürüyemediği yerde okyanusların üzerinde yüzen şeyler yapmayı öğrendi ve daha uzak ülkeler keşfetti. Yüzeyde kalmak, hep dalgalarla boğuşmak da yeterli gelmedi, suların ve toprağın derinliklerini keşfetti. Yürümek, yüzmek ve dalmak bizi gökyüzündeki o gri küçük gezegene ulaştırmaya yetmiyordu, özel metal alaşımlarından yapılma, saatte bilmem kaç kilometre hızla gidebilen roketler yapmayı öğrendi ve Ay’ı keşfetti. Şimdi Mars’ta bizden bir parça geziniyor ve gelecekte Uranüs, Neptün, Merkür’e de izler bırakacağız.

Velhasıl, insan keşfetme tutkusuyla dolu bir canlı. Özellikle kitap okurlarında bu tutkunun çok daha yoğun olduğunu düşünüyorum. Polisiye, yapısı gereği insanın içindeki keşfetme tutkusuna hitap ediyor. İlk dokunduğu yer bence orası. Ve yüz binlerce yıldır ispatlanmış olduğu üzere insan bu tutkusuna karşı koyamıyor. İyi ki de böyle. Polisiyenin giderek daha çok sevilmesinin ilk nedeni olarak bunu görüyorum.

Sonraki sebepler kişiden kişiye değişebilir. Adalet arayışı, insanın içindeki karanlıkla yüzleşme, aksiyon, adrenalin, suçun ardında yatan sosyolojik ya da psikolojik sebepler vesaire, en azından bana polisiye roman okutan ilk sebepler değil. Dolayısıyla bir polisiye romanda bence polis olmayabilir, ceset olmayabilir, katil olmayabilir ama bir suç, en azından okurun suç kabul ettiği bir eylem, bu suçu araştıran bir kahraman (ki bazen bu kişi doğrudan okurun kendisi olabilir) ve tüm olup bitenin ardında yatan büyük bir gizem olmalı. Gizem ne kadar güçlüyse okurun keşif duygusu da o kadar kamçılanır. Tabii ki bu gizem dolu hikâyeyi okura aktarabilecek yetkinlikte iyi bir dil, iyi bir anlatım, tüm bu söylediklerimin en başında, kral koltuğunda oturuyor. Sözcükler ile icra edilen bir sanat dalı bu. Dolayısıyla o sözcüklerden hikâye yapabilme becerisi, bana göre bir yazarın olmazsa olmazı olmalı.

 

4- Polisiye roman yazmanın, aynı anda hem suçlunun hem de dedektifin/polisin aklının içine girerek düşünmeyi gerektirdiği söylenir. Katılıyor musunuz? Bir polisiye yazarı olmanın en sevdiğiniz tarafları nelerdir? Başkalarının romanınız hakkındaki yorumları sizi nasıl etkiler? Son romanınız ile ilgili nasıl yorumlar aldınız?

Hayallere dayalı bir kurgu romandan bahsettiğimize göre aslında her şey yazarın zihninin içinde olup bitiyor değil mi? Yazar kendi zihninde yarattığı polisin zihnine girerek, yine kendi zihninde yarattığı suçlunun zihninden neler geçtiğini anlamaya çalışan bir sihirbaz gibi davranıyor. Bir polis gibi düşünmek için polis olmak gerekmiyor. Tıpkı suçluda olduğu gibi. Ama –mış gibi yapmayı da becerebilmek lazım tabii. En azından bir yazar, benim romanımdaki polis böyle, suçlu da böyle dediğinde, okurun bunu kabul edip içine sindirmesi gerek. Polisin ya da suçlunun nasıl olduğundan ziyade yazarın bunu nasıl söylediği daha bir önem kazanıyor ki bu da yine gelip dil ve anlatımdaki yetkinliğe dayanıyor. Çünkü polisiye yazarı, araştırmacı gazeteci değildir. Kendi polisini, kendi suçlusunu, kendi dünyasını yaratır ve okuru bu dünyada sürüp giden bir hikâyeye inandırır.

İşin güzel tarafı okur da inanmak ister zaten. Ne kadar sıra dışı, ne kadar gerçeklerden uzak bir polisimiz, suçlumuz veya hikâyemiz olursa olsun, okur en başından bilerek ve isteyerek, inanacağını beyan ederek çıkar bu yolculuğa.

Tam da burada diğer sorunun cevabı kendiliğinden gelmiş oluyor. Bir polisiye yazarı olmak, dedektifin ve suçlunun aklının içine girmekten ziyade okurun aklının içine girmeyi gerektirdiği için zor ama bir o kadar da keyifli. Çünkü okurun ortada dönen esrarengiz olayları şıp diye çözüvermesi işinize gelmez. Polisiyenin böyle bir nankör yanı var: Gizemin bittiği yerde kitap da biter. Dolayısıyla okurun neyi ne zaman çözebileceğini iyi kestirmek gerekir. Bu da kendimi zorlamayı, kolaya kaçmamayı, her yeni romanda daha da içinden çıkılmaz maceralar yaratmamı sağlıyor. Kurgunun bazı düğüm noktalarında, okurdan önce kendimi çıkmaza sokuyorum. İşin içinden kolayca çıkabildiğim sonuçları sevmiyorum. Demek düğümü zayıf atmışım, diyorum. Daha da zorlanacağım yeni bir durum yaratıyorum. Kendi kendime köşe kapmaca oynamak gibi bir şey. Kendi sınırlarımı keşfetmek gibi ya da… Kendimi tekrar etmeme izin vermeyen, beni her seferinde bir adım ileriye taşıyan, keşfetme tutkumu sürekli kamçılayan bu işi sevmeyip de ne yapayım?

Yazmak, başlı başına bir tutku. Hiç var olmamış bir dünyada, hiç var olmamış karakterleri ete kemiğe büründürmek, onların hiç yaşanmamış hikâyelerini anlatmak ve bu yoğun hiçliğin içinden, yavaş yavaş beliren var oluşun doğumunu izlemek… Güneşin doğuşunu seyretmek kadar güzel.

Hikâyeni yazıp bitirdikten sonra boşluk doluyor. Hiçlik yerini varlığa bırakıyor. Hayallerinin sayfaların arasında dans ettiğini görmek, kendini tamamlanmış hissettiriyor. Konu polisiye olunca işin heyecanı bir kat daha artıyor. Çünkü bazen yazdığım hikâyenin sonunu ben bile bilmiyorum. Aklımdaki son yavan geldiğinde oturup günlerce haftalarca düşünüyorum. Katil kim? Tüm bu kötülüğün sebebi ne? Son düğüm nasıl daha zor atılabilir ve nasıl daha şaşırtıcı daha çarpıcı bir şekilde çözülebilir? İlk sayfalarda geçen basit bir bağlantı, hikâyenin en can alıcı noktasına nasıl dönüşebilir? Sanki çok bilinmeyenli bir matematik denklemi çözer gibi… Kısaca hiçliğin içinden çıkıp gelen hikâyemin sorularının peşinde koşmaktan, cevapları aramaktan, bu keşif ve uğraştan çok haz alıyorum.

Yaşadığım bu keyifli süreç okura da yansıyor olacak ki aldığım yorumlar genellikle geçirilen keyif dolu saatler ile ilgili oluyor. Okurlardan gelen iyi niyetli eleştirileri (özellikle de olumsuz olanları) önemsiyorum. Mesela Yargıç’ın ilk baskısında gözden kaçan bir basım hatası, okurların geri bildirimleri sonucu düzeltildi ve böylece ikinci baskıda giderilmiş oldu.

Yargıç hakkında genel itibariyle beni çok memnun eden yorumlar alıyorum. Okurların beğenisi mutlu ediyor tabii. Özellikle dil ve üslup hakkında çok sayıda yorum geliyor. Şiirsel dili çok sevenler olduğu gibi yadırgayanlar da var. Hatta bir grup polisiye okuru Ekim ayı kitabı olarak Yargıç’ı seçip okumuş ve o ay bitmeden bir araya gelerek Yargıç hakkında konuşmuşlar. Bana daha sonrasında fikirlerini ilettiler sağ olsunlar. Güzel olan da bu değil mi zaten: Bir zamanlar edebiyattan bile sayılmayan polisiye romanların giderek daha çok okunması, üzerinde tartışılması, eleştirilmesi, haklarında konuşulması… Okur artık her lezzeti bünyesinde barındırabilme kabiliyetine sahip olan polisiye ve alt türlerinin farkına vardı. Ağlatanı var güldüreni var, sakini var gergini var, içinde aşk olanı, bilim olanı, dram olanı var, sosyal mesaj vereni, serti, karası, gizemlisi, klasiği, moderni var. Okur artık insana dair ne varsa polisiyede de olacağını biliyor.

Sanırım şiirsel bir tadın polisiye kurguda olup olamayacağını sormak da naçizane Yargıç’a düştü. Takdir okurundur.

 

5- Polisiye türünde okur ve izleyicilere tavsiye edebileceğiniz, mutlaka okunmalı diyebileceğiniz kitaplar hangileridir?

E tabii bu soruya verilebilecek ilk cevap Poyabir yazarları ve kitaplarıdır. Az önce bahsettiğim gibi genç yaşlı her okurun zevkine hitap edecek yahut yeni zevkler edinmesini sağlayacak, zengin bir polisiye edebiyatımız var. Poyabir sayfasından yazarları ve kitaplarını incelemelerini tavsiye ederim.

Bunun haricinde adını tekrar anmak istiyorum, Mario Puzo’nun The Godfather’ı mutlaka okunmalı ve izlenmeli dediğim eserlerin başında geliyor. Sonra eskilerden (çok eski değil ama) Şibumi ilk aklıma gelenlerden. Sonra Poe var. Sonra günümüz polisiyesine sıçrayıp Grange’ın, özellikle ilk dört, beş romanını sayabilirim. Okurlar sayesinde keşfettiğim Franck Thilliez adlı yine Fransız bir yazar var ki romanlarındaki bilimsel alt yapısı ve yarattığı karakterler ile şahane bir okuma keyfi sunuyor.

Filmlerden ise The Godfather’ı kenara ayırırsak Olağan Şüpheliler’i ilk sıraya koyarım sanırım. Yedi (Seven), seri katil filmleri arasında unutamadıklarımdan. Son olarak da suç kavramını, doğasını ve suçlu psikolojisini son derece çarpıcı bir şekilde aktaran Deney (Das Experiment) filmini önereyim.
5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunu Gereği Yasal Uyarı; Bu kitap tanıtım metni ve röportaj, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği tarafından hazırlanmış olup tanıtım amaçlı kullanılacak kısa alıntılar haricinde TPYB Yönetim Kurulu izni olmaksızın kopyalanması, çoğaltılması ve başka yerlerde yayınlanması yasaktır.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>