Blog

Sadomazoşizmin 50 Tonu

Kendi hayatından pasajlarla süslediği ‘Venus in Furs / Kürklü Venüs’ adlı romanındaki şiddetle ilişkili fetişlerinden dolayı mazoşizm terimine adını veren şair-yazar Leopold von Sacher-Masoch (1836–1895) fevkalâde kibar, romantik sayılabilecek türden bir Avusturya soylusuydu. Sadizm teriminin içerdiği kavramı aklından bile geçirmemiş; kadınlar tarafından cezalandırılıp aşağılanmaktan, bağlanmaktan, bir uşak gibi giydirilmekten ve hatta zengin bir leydi tarafından kırbaçlanarak fiziksel acıya maruz bırakılmaktan hoşlandığı varsayılıp adı —ölümünden sonra— acı çekme hazzıyla özdeşleştirilmiştir.

Sacher-Masoch’dan yirmi beş yıl kadar önce yaşamış bir diğer aristokrat; aşırı özgürlüğü ve hatta ahlâksızlığı bir felsefe haline getiren Marquis De Sade’ın kitaplarına göreyse, ilişkilerde vicdan, erdem ve onur bir yana bırakıldığında ortaya çıkan —ya da geride kalan— faydacılık ve hazcılık insanı kendiliğinden sadizme ulaştırmanın bir yoluydu. Eğer en önemli referansımız doğaysa ve türün nedenselliğini doğrudan doğa belirliyorsa, o zaman, insan —doğal olarak— başka bir insana acı çektirmeyi kendine hak görebilirdi.

Selefi Sacher-Mazoch’un aksine —o devirde olabildiği kadar— sert pornografik üslûpta eser veren Sade, insanlara işkence yapmaktan zevk almakla acı çekmekten zevk duymanın kökeninin aynı olduğunu ve insan doğasında bu iki hazzın iç içe bulunduğunu savunur. Sadist kişi işkence yapmayı sürdürdükçe, kurbanı acı çekmekten zevk almaya başlar, şiddet ortamının parçası haline gelerek o da sadistleşir ve yakınına sokulan insanlara acı çektirmeyi arzular.

Britanyalı yazar E. L. James’in Marquis De Sade’dan —biraz da Mavisakal efsanesinden— etkilenerek kaleme aldığı erotik aşk romanı Grinin 50 Tonu’nda, büyük ustanın hazcılık bayrağını yeniden açarak, sadomazoşist ilişkinin insan yaşamının ana ekseni haline gelmesi fikrine bir gönderme daha yapmıştır. Sinemaya da uyarlanan Grinin 50 Tonu’nun çoksatanlar listesinin başına yerleşerek dünya çapında başarı sağlamış olmasına karşın, Fransız yazar Anne Desclos’un, 1954 de yazdığı ‘O’nun Hikâyesi / Histoire d’O’ isimli aynı minvaldeki sarsıcı romanının yanında müsvedde denebilecek kadar sönük ve yumuşaktır.

Sorbonne mezunu parlak bir gazeteci olan Anne Desclos’un uzatmalı sevgilisi Jean Paulhan, koyu bir Marquis de Sade hayranıydı ve bir kadın yazarın abartılı cinsel sapkınlıkların işlendiği sertlikte bir kitap yazamayacağını savunuyordu. Sevgilisini, Sade’ın yapıtlarını aratmayacak biçimde yanıtlayan Anne Desclos, dergi ve gazetelerdeki yazılarını erkek mahlâsıyla yazarken —Dominique Aury— O’nun Hikâyesi’ni bir kadın adıyla —Pauline Reage— yayımlatmıştır.

O’nun Hikâyesi, edebiyat dünyasının da sinema sektörünün de altını üstüne getirmiş, ama hiç kimse Desclos’a “Pauline Reage aslında benim” dedirtememiş ve en sonunda, 1994 yılında The New Yorker dergisine verdiği bir röportajda, kırkıncı yaşını kutlayan romanına ilk kez sahip çıkmıştır.

Anne Desclos elbette ki ne bir sadist ne de mazoşistti. 50’li yılların kült yapıtının başarısının arkasındaki sır, yazarının Marquis De Sade’ın felsefesini derinlemesine anlamış olmasıydı. Sadistlerin psikolojisini belki yalnızca erkekler anlatabilirdi, evet, ancak mazoşizmi anlatmak kadınlara mahsustu.

Alman nöropsikiyatr Dr Richard von Kraft-Ebbing (1840–1902) ’in hastalarından biri, cinsel olarak aşırı duyarlı, yirmi sekiz yaşındaki bir posta memuruydu. Bu zat-ı muhterem küçük yaşlardan beri bir kadın tarafından çıplak olarak kırbaçlanma düşlemine sahip olduğunu söylemekteydi. Normal cinsel birleşme ona cazip gelmiyordu.

Uzunca bir süre uygulamaya geçiremediği cinsel fantezilerini —yirmili yaşlarının başlarında— kendisini fahişelere aşağılattıktan sonra bağlatıp kırbaçlatmak suretiyle eylemleştirip cinsel doyuma ulaşma yoluna gitmişti. Bir süre sonra seanslardan tatmin almamaya başlamış ve kendisine tepeden bakan, iriyarı, buyurgan fahişeler seçip onlardan dayak yeme seansları yapmaya geçmişti. Kadınlara kendini kaba etlerinden kan gelinceye kadar —gerçek at kırbacıyla— kamçılatıyor, topuklu ayakkabılarla çıplak vaziyette üzerine çıkartıp çiğnetiyor, kelepçeletip dövdürtüyordu.

Psikolojik yardım almaya karar verdiği günlerde, girdiği yoldaki tatmin arayışlarının yavaş yavaş sadistçe arzulara dönüştüğünü tespit etmiş, kendinden korkar olmuştu. Kraft-Ebbing’e göre, ister doğuştan gelsin, isterse sonradan öğrenilsin, psikopatik cinsellik zararsız düşlem ve eylemlerden başka biçimlere dönüşebilir ve ölümcül sonuçlar doğurabilirdi.

Seri katillerin büyük bölümünün ‘şehvet delisi’ olarak tanımlanan sadist katillerden oluştuğunu biliyoruz. Bu kişilerdeki hastalıklı kösnüllük yalnızca acımasızlık itkisi uyandırmaz, kimi zaman bunun tersi de olur; acımasız düşünce ve eylemleri cinsel heyecan yaratır ve bir fetiş nesnesi, hatta kazaen kan görmek dahi önceden biçimlenmiş düzeneği harekete geçirir ve öldürme içgüdüsünü uyandırır.

İnsanlardaki sadistik eğilimlerin nasıl oluştuğuna dair pek çok teori vardır. Doğuştan suçlu kavramını ortaya atmış olan ünlü İtalyan suçbilimci ve hekim Dr Cesare Lombroso (1835–1935) şehvetle öldürme arzusu arasındaki ilişkiyi enine boyuna araştırmış, özgün —kalıtımsal— ve sonradan edinilmiş —öğrenilmiş— sadizm ve mazoşizm olgularını birbirinden ayırt etmenin çok güç olduğu sonucuna varmıştır.

Psikopatik davranış bozukluğu olan kişiler, sapık içgüdülerine egemen olmak için yoğun çaba gösterseler de, ahlâkî ve estetik engeller —bir biçimde— aşılıp da yinelenen deneyimler doğal cinsel eylemin yetersiz kaldığını kanıtladığında, anormal içgüdü öne fırlar. Böylece, sadistlerin sapık arzularına yalnızca simgesel doyum sağlayan görece önemsiz eylemlerden tutun da idamlık ağır suçlara varıncaya kadar değişken bir skala ortaya çıkar.

On beşten fazla kurbanını işkenceyle öldüren ABD’li seri katil Albert Fish oğlan çocuklarını hadım edip, acı içinde ölmelerini izlemeyi severdi. Fish, çocukları işkence ederek öldürmekle kalmamış, kendini de —kasıklarına dikiş iğneleri batırmak ve dikenli gül saplarını idrar yolundan içeri sokmak gibi— bir dizi işkenceye tabi tutmuştur. Fish hem korkunç bir sadist hem de mazoşistti.

1870’te Washington’da doğan Albert Fish, henüz beş yaşındayken, annesinden kırk üç yaş büyük olan babasını kaybetmişti. Hasta kardeşlerine güçlükle bakan annesi, büyük oğlunu dokuz yaşına gelinceye kadar yetimhaneye bırakmak zorunda kalmış, küçük Albert iğneli fırçayla dövülmek ve kırbaçlanmak dâhil her türlü kötü muameleyi ilk olarak burada görüp öğrenmişti.

Annesi bir iş bulur bulmaz, küçük Albert’i tekrar yanına aldı, ancak atı alan Üsküdar’ı geçmiş; en hassas olduğu döneminde aile ortamından uzakta sahipsiz bırakılan oğlu zihnen hastalanmıştı. İlk cinselliğini yetimhaneye gelip giden telgrafçı bir çocukla yaşamış olan Albert Fish, boş zamanlarında havuzları ziyaret ederek, soyunan erkek çocuklarını izliyor, yetimhanede edindiği idrar içmek ve dışkı yemek gibi çeşitli sapkınlıklardan zevk alıyordu.

Elektrikli sandalyede idama mahkûm edildiği 1935 yılındaki duruşmasında, kendisini muayene etmesi için mahkemeye çağrılan psikiyatr Dr Frederic Wertham, sanığın suç tarihinde kimsenin duymadığı türden, akıl almaz bir psikopat olduğunu belirtmiş, Albert Fish’in hapishanede çekilen pelvis bölgesi röntgeninde, mesanesinin çevresine saplanmış tam yirmi dokuz adet dikiş iğnesi tespit edilmişti.

Seri katillerin pek çoğu kurbanlarına işkence etmekten büyük haz duyarlar, çünkü aslında kendileri de ıstırap içerisindedirler. Erotik doğalarını alt üst eden yetiştirilme süreçlerinden geçen bu insanlar, cinselliklerini sevgi ve şefkatle değil, saldırganlık ve hükmetme duygusuyla birleştirirler.

Sadizmin hem karşıtı hem de kardeşi olarak kabul edilen mazoşizm acı çekme ve güce maruz kalma isteği olarak tanımlansa da saldırganlık uyandıran satiriyazis durumu —genellikle— fetişlerle dolu fikir ve duygularla renklenmiş aşk oyunlarından ibaret kalmaz. Bir dönem sonra, sadomazoşist cilveleşmelerden cinsel doyum alınmaz olunur ve şehvet duyarsızlığı —ya da körelmesi—farklılaşmış şiddete doğru evrilebilir.

Psikanalizin babası Sigmund Freud’a göre, tüm sadomazoşist eğilimlerin kaynağı libidodur. İçsel enerji tetiklendiğinde normal yollarla söndürülmediği takdirde, kısa sürede abartılı şehvete dönüşür. Sadomazoşist fikirlerin öznesi olanlar için tüm dış dünya —etkin ya da edilgin— saldırgan eylemlere esin kaynağı olur. Öğretmenin öğrencisinin yüzüne attığı bir şamar, bir jokeyin atını kırbaçlaması, birileri tarafından azarlanma-aşağılanma gibi hayatın akışı içinde sıkça rastlanılan normal izlenimler, abartılı libidonun yönünü çarpıtarak kişiyi psikopatolojik eylemlere yönlendirebilir.

Suç dünyasının en zalim seri katilleri; Henry Lee Lucas, John Wayne Gacy, Edmund Kemper ve Jeffrey Dahmer çocukluklarında işkence görerek ve acı çekerek büyümüşlerdir. Yine benzer şekilde, 70’li yılların ortalarında bir dizi oğlan çocuğunu —aralarında kendi oğlu da vardı— işkenceyle öldüren Joseph Kallinger, kendisini sürekli olarak kırbaçla döven ve hadım etmekle tehdit eden ebeveynler tarafından yetiştirilmiştir.

Asıl ismi Joseph Lee Brenner olan Philadelphia doğumlu Joseph Kallinger (1935–1996) daha iki yaşındayken babası evi terk edince, annesi tarafından bir yetimhaneye bırakılmıştı. 1939 yılında Stephen ve Anna Kallinger tarafından evlât edinilen küçük Joseph her iki ebeveyni tarafından da o kadar ciddî şekilde istismara maruz kaldı ki, daha altı yaşındayken —üvey babasının dayaklarıyla— yarı kötürüm hale geldi.

Küçük Joseph’in baba Kallinger’ın ona sıkça uyguladığı —sivri taşların üzerinde dizlerinin üzerinde durdurulmak, tuvalete hapsedilmek, sıcak ütüyle yakılmak, kemerle dövülmek ve aç bırakılmak gibi— sadistik cezalandırma yöntemleriyle iç içe yaşamaktan başka çaresi yoktu.

Üstüne üstlük, dokuz yaşına geldiğinde bir grup komşu çocuğu tarafından cinsel tacize uğradı. Bu dönemde öğretmenlerine ve üvey anne-babasına karşı gelmeye başladı. Oyun yazarı olmayı hayal ediyordu ve dokuzuncu sınıfta okuldaki bir yılbaşı piyesini sahneye koydu. On beş yaşındayken, okul arkadaşı Hilda Bergman ile cinsellik yaşamaya başladı. Ailesi görüşmelerini yasaklamasına rağmen evlendiler ve iki çocukları oldu. Bir süre sonra, uğradığı şiddet nedeniyle karısı onu terk etti.

1958 yılında akıl hastanesine giren Joseph Kallinger, oradan çıktıktan sonra tekrar evlendi ve yeni karısından beş çocuk daha yaptı. Karısına ve çocuklarına karşı aşırı kötü ve tacizci bir insan oldu. Daha sonraki yıllarda, intihar girişimleri ve kundakçılık nedenleriyle çeşitli akıl hastanelerine girip çıktı ve üç kez kendi evini yaktı.

1972 yılında kendi çocuklarından üçünün şikâyeti üzerine yakalandı ve çocuk istismarı suçu ile mahkûm edildi. Hapisteyken kendisine paranoid şizofreni teşhisi kondu. Psikiyatrlar, onun ailesi tarafından gözetim altında tutulmasını önerdiler. Çocuklar babalarına karşı iddialarından vazgeçtiler ve iki yıl sonra da Kallinger öz oğlunu boğarak öldürdü.

1974 Temmuzunda Joseph Kallinger, on üç yaşındaki diğer oğlu Michael ile birlikte Philadelphia, Baltimore, Maryland ve New Jersey’i kapsayan bir suç turuna çıktı. Altı hafta boyunca, dört aileyi soydular, cinsel saldırıda bulundular, üç kişiyi öldürdüler. Bıraktıkları kanıtları inceleyip görgü tanıklarıyla konuşan polis, bir süre sonra korkunç baba-oğula ulaştı. Kallinger ve oğlu, New Jersey’de çocuk kaçırma ve tecavüz etme suçlarından tutuklandı.

Joseph Kallinger, 1976 yılında yapılan mahkemede delilik kisvesine bürünerek, öldürme emrinin kendisine tanrı tarafından verildiğini iddia etmiş olsa da, mahkeme bu savunmayı ciddîye almayıp onu suçlu buldu. Joseph Kalinger ömür boyu hapse mahkûm oldu. Babasının etki alanından çıkacak gücü bulamadığına kanaat getirilen oğlu Michael ise ıslahevine yollandı.

Kalinger hapishanedeyken —biri kendini yakmaya kalkışmak olmak üzere— pek çok intihar girişiminde bulundu. Kendine zarar verme eğiliminden ötürü akıl hastanesine gönderildi. Son on bir yılını burada intihar gözetiminde geçiren Joseph Kallinger, 26 Mart 1996’da geçirdiği bir epilepsi krizi sonrasında hayatını kaybetmiştir.

Seri katilin itkilerinden en başta geleninin sadistçe şehvet olduğu varsayılsa da, bu genel motifin dışında kalan saiklerle işlenen seri cinayetler önemli oransal büyüklük oluştururlar. Sadizmin dozu da sınıflamada fark yaratır. İçinde merhamet barındırmayan bir şehvet düşkünü, sırf şekilsel nedenlerle sadist olarak kabul edilmez.

Sadomazoşist psikopat caniler, aynı zamanda başka kategorilerde yer alan seri katiller sınıfında yer alabilirler.  Hollanda doğumlu ABD’li suç makinesi Herman Drenth (1889–1932) bilinmeyen sayıda kurbanını evindeki kendi imalâtı olan gaz odasında öldürmüş, 1932’de beş cinayetten suçlu bulunup asılarak idam edilmişti.

Drenth iflâh olmaz bir sadist olmanın yanı sıra mavisakal denilen —mirasçılarına ya da paralarına konmak için kadınları öldüren— türden bir seri katildi. Cinayetlerinden yalnızca maddî kazanç sağlamakla kalmamış, aynı zamanda —kendi itirafına göre— cinsel hazların zirvesine ulaşmıştır. Kurbanlarının can çekişerek ölmelerini izlerken, “Gittiğim tüm genelevlerden aldığım zevkten daha güçlü bir haz sarhoşluğu yaşadım” demiştir. Drenth kendi idamını büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılamıştır.

Gördüğünüz gibi, gerçek hayattaki sadomazoşist oyunlar, aşk romanlarının iç gıcıklayıcı cinsel fantezileri kadar yumuşak değiller ve içeriğindeki kahramanlar da E. L. James’in yakışıklı ve zengin Dorian Grey’ine hiç benzemiyorlar. Kadife kırbaçlar, plâstik kelepçeler, ipek göz bantları yerine kullanılan araçlar da —nasıl söylemeli— azıcık sert ve keskin gibiler, ne dersiniz?

Derleyen: Ercan AKBAY

 

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>