Blog

POLİSİYENİN KURALLARI

Willard Huntington Eright

1. Okurla dedektif muammayı çözmek için aynı olanaklara sahip olmalıdır. Bütün belirtiler belirgin biçimde saptanmalı ve dile getirilmelidir.
2. Okur, suçlunun haklı olarak dedektife de uyguladığı hile ve aldatmacaların dışında kasıtlı hile ve aldatmacalara hedef olmamalıdır.
3. Bir aşk öyküsü içermemelidir. Görev, birbirini seven bir çifti nikâh masasına götürmek değil, bir suçluyu adaletin önüne çıkartmaktır.
4. Hiçbir zaman, dedektifin ya da soruşturma memurlarından birinin suçlu olduğu ortaya çıkmamalıdır. Bu, hileden başka bir şey olmaz, parlak bir peniyi beş dolar diye yutturmakla aynı şeydir, yanlış beklentilerin uyanmasına neden olur.
5. Suçlu, rastlantı sonucu ya da nedensiz bir itirafla değil, mantıklı çıkarsamalarla bulunmalıdır. Herhangi bir polisiye sorunu rastlantıyla ya da nedensiz itirafla çözüme kavuşturmak, okuru bile bile yanlış izleri sürmeye göndermek ve başarısızlığın ardından da, ona, araştırmalarının nesnesinin zaten cepte olduğunu söylemekle eşanlamlıdır. Bunu yapan yazar, okuruna kötü bir oyun oynuyor demektir.
6. Dedektif romanının bir dedektifi olmalıdır; sadece, bir şeyi ortaya çıkaran kişi dedektiftir. Dedektifin görevi, birinci bölümde suçu işleyen kişiye işaret eden belirtileri toplamaktır; eğer dedektif sonuca, söz konusu belirtileri analiz ederek varamıyorsa, bu durumda dedektif sorunu, matematik ödevini çözüm kitabından kopya çeken bir öğrenciden farksız biçimde çözmüş demektir.
7. Dedektif romanında mutlaka bir ceset olmalıdır ve bu ceset ne kadar “cansız” olursa o kadar iyidir. Cinayetten daha hafif bir suç yetmez. Önemsiz bir olay için üç yüz sayfa fazladır. Sonuçta okurun çabası ve harcadığı enerji ödüllendirilmelidir.
8. Cinayet salt doğal araçlarla çözülmelidir. Gerçeğin ortaya çıkarılması için görünmez yazı, düşünce okumak, ispritizma toplantıları, kristal küreye soru sormak vs. yasaktır. Okurun, kendi aklını, akılcı davranan bir dedektifin aklıyla yarıştırdığında, şansı vardır, ancak eğer ruhlar dünyası ya da metafiziğin dördüncü boyutuyla yarışmak zorunda kalırsa, oyunu baştan kaybetmiş demektir.
9. Ortada sadece bir dedektif, yani sadece bir akıl yürütme kahramanı, sadece bir deusexmachina*(tepeden inme yapay çözüm) olabilir. Bir probleme üç, dört ya da daha fazla dedektif koşmak, sadece ilgiyi çok dağıtmak ve doğrudan mantığı kesintiye uğratmak anlamına gelmez, aynı zamanda okurun şans eşitliğini yok eder. Ortada birden fazla dedektif olduğunda, okur, çıkarsamalarını hangisine göre yönlendireceğini bilemez. Bu, okurun tek başına bir takımla yarışması gibi bir şeydir.
10. Suçlu öyküde az çok önemli bir rol oynamış biri, yani okurun tanıdığı ve ilgi duyduğu biri olmalıdır.
11. Yazar, suçluyu hizmetçilerden seçmemelidir. Bu, meselenin özüne yan çizmektir: Bu durumda çözüm çok kolay olacaktır. Suçlu tartışmasız saygın, normal olarak kuşku çekmeyen biri olmalıdır.
12. Ne kadar cinayet işlenmiş olursa olsun, ortalıkta tek bir suçlu bulunmalıdır. Elbette suçlunun sürekli bir yardımcısı ya da ortakları olabilir, ne var ki bütün yükü bir çift omuz üstlenmelidir: Okurun bütün öfkesi tek bir günah keçisinde yoğunlaşabilmelidir.
13. Gizli derneklerin, cemaatlerin, mafyaların vs. bir dedektif öyküsünde yeri yoktur. Büyüleyici ve gerçekten güzel bir cinayet böylesine toplu bir sorumlulukla iflah olmaz biçimde bozulacaktır. Elbette bir dedektif romanında katile sahici bir şans verilmelidir; fakat katilin sırtını gizli bir topluluğa dayandırmak fazla olacaktır. Kendisine saygısı olan birinci sınıf bir katil de zaten bu tür koşulları reddeder.
14. Cinayet yöntemi ve cinayeti çözme yolları akılcı ve bilimsel olmalıdır. Demek ki sahte bilime ve tamamen hayali ya da spekülatif yöntemlere, polisiye romanda (roman policier) göz yumulamaz. Bir yazar bir kez, Jules Verne gibi fantezi dünyasına dalmışsa, dedektif edebiyatının sınırlarını aşmış ve artık serüvenin henüz ayak basılmamış enginlerinde dolaşıyor demektir.
15. Olayın gerçekliği her zaman net olmalıdır, okurun bu gerçekliği görebilecek kadar zeki olduğu varsayılır. Demek istediğim, okurun, olay çözüldükten sonra kitabı bir kez daha okuduğunda, çözümün bir ölçüde nasıl hep kendini dayattığını, belirtilerin nasıl suçluyu işaret ettiğini ve kendisinin dedektif kadar akıllı olmuş olması durumunda, son bölümü okumasına gerek kalmaksızın olayı nasıl çözebileceğini görebilmesi şarttır. Zeki okurun çoğu kez bilmeceyi çözmesi doğaldır.
16. Bir dedektif romanı, uzun betimlemelerin yer aldığı pasajlar, önemsiz konular üzerine edebi ayrıntılar, ince karakter analizleri, “atmosfer” yaratmak için yoğun çabalar içermemelidir. Suçların ve çıkarsamaların konu edildiği bir öyküde bu unsurların asli önemi yoktur. Bu unsurlar, öykünün eylemini bloke eder ve ortaya bir sorun koymak, bu sorunu analiz etmek ve başarılı bir biçimde çözmekten ibaret olan temel amaçla ilgisi bulunmayan nedenleri öne çıkartırlar. Öte yandan roman, gerçek etkisi uyandırabilmek için yeterli ölçüde betimleme ve karakter çizimi içermelidir.
17. Bir dedektif romanında, cinayetin sorumluluğunu, hiçbir zaman bir profesyonel katil üstlenmemelidir. Hırsız ve haydutların suç eylemleri, yazarlarla mükemmel amatör dedektiflerin değil, polisin meselesidir. Gerçekten büyüleyici bir cinayet, iyilikseverlikleriyle tanınan bir kilise görevlisi ya da yaşlı bir bâkire tarafından işlenmiş cinayettir.
18. Dedektif öyküsünde hiçbir zaman, cinayetin kaza ya da intihar olduğu ortaya çıkmamalıdır. Heyecanlı bir soruşturma serüvenini böyle bir heyecanlı başlatıp sıradan bir şekilde bitirmek, yazara güvenen iyi niyetli okuru yanıltmak anlamına gelir.
19. Dedektif öykülerinde bütün cinayetler kişisel nedenlerle işlenmelidir. Uluslararası komplolar ve savaş politikası başka bir yazınsal kategoriye -örneğin gizli servis öykülerine- girer. Oysa cinayet öyküsü, deyim yerindeyse, “rahat” kalmalı, okurun gündelik yaşam deneyimlerini yansıtmalı ve bastırılmış istek ve duyguları için belli bir supap oluşturmalıdır.
20. Credom’u yuvarlak bir sayıyla bitirebilmek için, bu 20. maddede de kendisine gücenen hiçbir dedektif romanı yazarının başvurmayacağı bazı hileleri saymak istiyorum.

Bu hileler çok kullanılmıştır ve türün okurlarınca çok iyi bilinir. Söz konusu hileleri kullanan herhangi bir yazar yeteneksizliğini ve orijinallikten yoksunluğunu itiraf etmiş olur:

a) katilin kimliği, olay yerinde bulunan bir izmaritin, şüphelilerden birinin içtiği sigara markasıyla karşılaştırılması sonucu ortaya çıkarılır,
b) Katilin, kendisini ele verecek kadar korkmasını sağlayacak bir ruh çağırma seansı yapılıyormuş gibi davranılır,
c) Sahte parmak izleri,
d) Cinayet anında başka yerde bulunulduğuna ilişkin sahte kanıt,
e) Havlamayarak, içeri girenin yabancı olmadığını gösteren ipucunu veren köpek,
f) Sonuçta cinayetin, zanlı olmakla birlikte suçsuz olan kişiye benzeyen ikiz kardeşine, ya da bir yakınına işletilmesi,
g) İğne ve uyuşturucu damlalar,
h) Polis girdikten sonra kapalı bir mekânda işlenen cinayet.
i) Suçun ortaya çıkarılması için sözcük-çağrışım testleri,
j) Sonunda dedektif tarafından deşifre edilen şifre, ya da şifreli mektup.

Raymond Chandler

1- Polisiye roman, gerek olayın başlangıcını oluşturan koşullar, gerekse de olayın aydınlatılması bakımından inandırıcı biçimde gerekçelendirilmelidir. İnandırıcı koşullarda, inandırıcı kişilerin, inandırıcı eylemlerinden oluşmalıdır; inandırıcılığın ise büyük ölçüde bir üslup sorunu olduğu unutulmamalıdır. Bu kural, en olmayacak figürü kimseye inandırıcı gelmediği halde, zorla katil yapan bir hileyle elde edilen sonuçları dışlar. Bu kural, Agatha Christie’nin “Şark Ekspresindeki Katil” gibi, sanat düzeyi kusursuz oyununu da dışlar. Eserde, olayların tümü, cinayeti hazırlama amacına dönük, gerçekte kimsenin kolay kolay inanamayacağı fantastik bir ön-öyküye dayanır. Her yerde olduğu gibi burada da inandırıcılık, gerçeklerden ve olgulardan kaynaklanmayıp, yaratılan etkiyle elde edilir; ve bir yazar, daha az yetenekli bir başka yazarın elinde aptalca etki yapacak bir öyküyle başarı kazanabilir.
2- Polisiye roman, cinayet yöntemleri ve cinayetin aydınlatılmasıyla ilgili olarak gerçekçi olmalıdır. Öyle fantastik, hayali zehirler, yanlış doz yüzünden beklenmedik etkiler vb. nedeniyle ölümlerden kaçılmalıdır. Susturucular (bunlar işlev görmezler çünkü susturucu ile namlu uyumlu bir bütün oluşturmazlar), kapı kollarında kıvrılarak yükselen yılanlar olmamalıdır. Dedektif, eğitim görmüş bir polis memuruysa, buna göre davranmalı, mesleğe özgü ruhsal, zihinsel ve fiziksel yeteneklere sahip olmalıdır. Söz konusu olan bir özel dedektif ya da bir amatörse, gülünç duruma düşmemek için, en azından polisin rutin çalışmalarını bilmek zorundadır. Polisiye roman, okurun eğitim seviyesini dikkate almak zorundadır. Sherlock Holmes zamanında itirazsız kabul edilebilen şeylerin, Sayers’de, Christie’de ya da Carter Dickson’da artık kabul edilmesi olanaksızdır.
3- Polisiye roman, figürler, çevre ve atmosfer bakımından gerçekçi olmalıdır. Polisiye roman, gerçek bir dünyada yaşayan insanları anlatmalıdır. Elbette polisiye roman fantastiğin bir öğesini de içerir. Zaman ve mekânı sıkıştırıp daraltmakla, olası ve inandırıcı olanın ötesine geçer. Yani olayları hazırlayan koşullar ne kadar gerçekliğe uzaksa olayın sonraki akışı da o kadar eksiksiz, kılı kırk yararak yol almalıdır. Çok az sayıda polisiye roman yazarı, karakter betimlemesi konusunda yeteneklidir; fakat bu, karakter betimlemesinin gereksiz olduğu anlamına gelmez. Olaydaki sorunun (çözülmesi gereken bilmecenin) her şeyden daha önemli olduğunu söyleyenler, karakter ve atmosfer yaratma hususunda kendi yeteneksizliklerini örtmeye çalışmaktadırlar. Karakterler (genelde) çeşitli biçimlerde yaratılabilir: figürlerin düşünce ve duygularına giren, bunları tanıtan öznel yöntemle, sahnede (tiyatroda) uygulanan nesnel ya da dramatik yöntemle, yani kahramanın sahnedeki görünüşünü, tavır, dil ve eylemlerini kullanarak ve bugün belgesel üslup olarak tanınan olaylar üzerinden gitme yöntemiyle. Son yöntem, özellikle bir resmi rapor kadar kuru ve duygusuz olmaya çalışan polisiye roman için geçerlidir. Ne var ki, hangi yöntemle olursa olsun, özel, dikkati çekici bir şey yaratılacaksa, karakterler de yaratılacaktır.
4- Esrarengizlik öğesi bir yana bırakılırsa, polisiye romanın eylemi (konusu) akılcı bir içeriğe sahip olmalıdır. Bu düşünce, polisiye alanındaki bazı klasik yazarlar için devrimci, ikincil derecede yazarlar için ise son derece tiksindiricidir. Fakat buna rağmen doğrudur. Bütün iyi polisiye romanlar ikinci kez, bazıları ise tekrar tekrar okunur. Okur ilgisinin tek nedeni olaydaki bilmece öğesi olsa, bu söz konusu olamazdı. Yıllara eskimeden karşı koyan polisiye romanlar, tartışmasız iyi edebiyatın kalitesini taşırlar. Polisiye roman, kendine özgü bir renge, itici güce ve uygun ölçüde çekiciliğe sahip olmalıdır. Sıkıcı bir üslubu dengeleyebilmek için bir sürü ayrıntıyı kılıkırk yararak öne çıkartmaktan başka çare yoktur. Aslında pek işe yaramayan bu numara, İngiltere’de ara sıra başarılı olmuştur.
5- Polisiye romanın yapısı, gerektiğinde olayları kolayca açıklanabilecek kadar basit olmalıdır. En ideal açıklama her şeyin kısa bir olay içinde toplanıp anlaşılabilir kılınmasıdır. Ne var ki (karmaşık olayları sondaki tek bir olay içinde açıklayabilecek) türden buluşlara pek sık rastlanmaz; bunu başarabilen yazar kutlanmalıdır. Olup bitenin açıklanması -film dışında- kısa olmak zorunda değildir, zaten bu çoğu kez olanaksızdır. Önemli olan ilginç olması, okurun bu olayları heyecanla izlemesidir; kusur ve boşluklarla dolu bir hikâyeyi ayakta tutabilmek için, hikâyenin içine çok sayıda yeni ya da okurun o zamana kadar tanımadığı figürle kurulan yeni bir hikâye kullanılmamalıdır. (Olup biteni açıklayayım derken) okurdan anımsaması beklenemeyecek kadar önemsiz bazı durumların uzun uzadıya yeniden bir araya getirilmesi yoluna gidilmemelidir. (Nihai) bir açıklamanın üstesinden gelmek kadar zor bir şey yoktur. Pek akıllı olmayan okurları hoşnut etmek için gereğinden fazla laf edilirse, bu kez de entelektüel okur öfkelenecektir. Böylece, polisiye roman yazarının karşılaştığı zorluklardan sadece birine işaret etmiş oluyoruz. Polisiye roman, bütün okur kitlesinin ortalamasına hitap etmelidir, ne var ki onun, aynı yolla herkesin ilgisini uyandırması beklenemez. Üç katmanlı romanın ilk günlerinden bu yana, edebiyatın hiçbir türü, böylesine çok değişik okur tarafından okunmamıştır. Yarı aydınlar Flaubert okumazlar; aydınlar ise genel olarak, tarihsel roman olduğunu iddia eden, günümüz zevkine uygun tarihsel pisliği okumazlar. Fakat herkes -ya da hemen hemen herkes- zaman zaman polisiye roman okur. Şaşılacak ölçüde çok sayıda insan ise neredeyse polisiye roman dışında hiçbir şey okumaz. Ne var ki (sondaki) aydınlatma (olayları açıklama) konusu, farklı kültürel seviyelerde olan okur kitlesi göz önünde tutulduğunda, neredeyse çözümlenemez bir sorundur. Belki de “baskı altında elde edilenin dışında bir açıklama yolu yoktur ve bu böyle de kalmalıdır” diyen, önüne her getirileni kabullenen geniş midelileri bir yana bırakırsak, en iyi çözümü Hollywood kuralı sunmaktadır. (Bu kural, açıklamanın herhangi bir biçimde baştan beri olayların eşliğinde gelişmesi ve bunun birdenbire değil küçük dozlar halinde yavaş yavaş verilmesi kuralıdır.)
6- Esrarın çözümünü makul bir zekâya sahip okurun bile bulamaması gerekir. Bu ilkeyi koruma, ama gene de zeki sayılabilecek okura karşı dürüst kalabilme sorunu, dedektif romanı yazarken zorluk yaratan iki unsurdur. Şimdiye kadar yazılmış olan en iyi polisiye öykülerden bazıları, (örneğin Austin Freeman) zeki okur karşısında sonuna kadar sır perdesini koruyamamalardır. Ne var ki katilin kim olduğunu tahmin etmekle bu tahmini akıl yürüterek savunabilmek iki ayrı şeydir. Okurların zekâ seviyeleri farklı olduğundan, bazıları hünerle gizlenmiş çözümü yakalayabilirler, bazıları apaçık ortadaki olaylara rağmen aldanmadan edemeyeceklerdir. (Herhangi bir modern okur, Sir Arthur Conan Doyle’un “The Red- Headed Leaque”iyle yanıltılabilir mi? Günümüzün herhangi bir polis memurunun şöyle rutin bir aramada, Edgar Poe’nun “The Purloined Letter”indeki gizlenmiş mektubu bulamaması olanaklı mıdır? Fakat gerçek polisiye roman hayranlarını sonuna kadar yanıltmak ne gerekli, ne de arzu edilir bir şeydir. Yarı anlaşılabilir bir polisiye öykü, okur için, tamamen anlaşılmaz olan bir polisiye öyküden çok daha çekicidir. Sis perdesini kısmen aralamış olmak, okurun kendini beğenme duygusunu okşar. Önemli olan, yazarın kitabın sonunda dağıtabilmesi için geriye biraz sis bırakmasıdır.
7- (Esrar üzerindeki) sis perdesi aralanmaya başladığında çözüm de kaçınılmaz bir çözüm olarak dayatmalıdır. Yayımlanmış bütün polisiye romanların en azından yarısı bu kurala uymaz. Bu polisiye romanların cinayet çözümlerinin, inandırıcı, kaçınılmaz olmamanın da ötesinde aynı zamanda zorlama oldukları apaçık görülür; çünkü yazar ilk baştaki katilin çok kolay fark edilip bulunabileceğini anlamıştır.
8- Polisiye romanda her şey aynı anda denenmemelidir. Olay, ortaya çözülmesi gereken bir bilmece atıyor ve soğuk, entelektüel bir havada geçiyorsa vahşi serüvenler ya da tutkulu bir aşk öyküsü de içerebilir. Terör atmosferi mantıklı düşünme koşullarım yok eder. Olay, kişileri cinayete sürükleyen ince düşünülmüş psikolojik baskı üzerine kurulmuşsa, aynı zamanda, okullu bir kriminalistin coşkusuz, ruhsuz analizlerine yer verilmez. Dedektif hem kahraman hem de tehdit edici güç, katil ise hem eziyet çeken kurban hem de karanlık bir cani olmalıdır.
9- Polisiye romanda katil ille de ağır ceza mahkemesince olmasa da, şu ya da bu biçimde cezalandırılmalıdır. Yaygın kanının aksine, ceza bulma zorunluluğunun ahlâki kaygılar ile ilgisi yoktur. Bu, biçimin mantığı içinde yer alan bir zorunluluktur. Bu son olmaksızın öykü, müzikte öteki akorlarla dağıtılmamış tek bir akor gibi, geride bir gerginlik duygusu bırakır.
10- Polisiye roman okura karşı gerektiği şekilde dürüstlük içinde olmalıdır. Gerçi bu sık sık söylenir, ama anlamı pek de kavranmış değildir. Bu bağlamda dürüstlük ne anlama gelmektedir? Olayların gözler önüne serilmesi yetmez, bunlar açıkça sergilenmeli ve düşünce üretmeye zemin sağlayıcı nitelikte olmalıdırlar. Okur önemli yollamalar ya da olgulardan mahrum bırakılmamalı, zamanla bunların önemi, yanlış vurgulamalarla azaltılmamalıdır. Önemsiz olaylar ise, önemliymiş görüntüsü verecekleri tarzda sunulmalıdır. Olgusal gerçeklerden sonuçlar çıkarmak dedektifin görevidir; ancak okurun da dedektifin akıl yürütmelerini izleyebilmesini mümkün kılacak kadar, onun düşüncelerini sınırlı da olsa okura aktarmak gerekir. Kriminal romanın temel kuramı, olayların gereken tamlıkla ve ayrıntılarıyla aktarılmış olmaları durumunda, okurun, olayların herhangi bir noktasında kitabı kapayıp çözümün önemli noktalarını anlatabilmesini öngörür. Ne var ki bu beceri, olguların bilinmesinden daha fazlasını, sıradan, acemi okuyucunun bu verilere tamamen güvenebilmesini, kendisine sunulan olgulardan doğru sonuçlar çıkarabilmesini şart koşar. Okurdan, özel ya da artık gündemde olmayan bilgilere ya da önemsiz ayrıntıları anımsayacak doğaüstü bir belleğe sahip olması beklenmemelidir. Çözüm için bu unsurlara gereksinim duyuluyorsa, okurun eline gerekli malzeme verilmemiş demektir; bu durumda okura sunulan şey, gerekli malzemenin içinde saklandığı açılmamış bir pakettir. (…) Elbette polisiye edebiyat biçimine bağlı, onun koşullandığı ince aldatmalar vardır. Sanıyorum bir zamanlar, polisiye romanda belirleyici yanın, bir öykü içinde, gerçekten olup biten ile görünürde olup bitenin öyküsü olmak üzere, iki öykünün bulunduğunu, söyleyen Mary Roberts Rinehard’tı. Hakikatin ortaya çıkarılmasının şart olduğunu varsaymak zorunda olduğumuza göre olayı aydınlatmayı sağlayacak bir yöntem de var olmalıdır. Aslında sorun sadece derece sorunudur. Bazı numaralar, kaba oldukları ve ortaya çıkarılır çıkarılmaz, geriye çözecek hiçbir şey kalmadığı için, okura hakaret edicidirler. Bazıları, çok hoş olmadıkları konusunda kuşkuya kapılınsa da -anlamları fazlaca anlaşılmayan rastlantısal bir yan bakış gibi- rafine ve ince oldukları için, eğlendiricidir. Bütün “ben-anlatımlar”, açık ve samimi görünümü verdikleri halde, ince bir aldatmaca suçlamasına hedef olabilirler; çünkü dedektifin sözlerini, yapıp ettiklerini, duygusal tepkilerinin çoğunu açık seçik verdikleri, dedektifin asıl düşüncelerini okurdan saklarlar.

Dedektifin bir sonuca vardığı, fakat okuru bu konuda bilgilendirmediği, yüksek sesle düşünmekten aniden vazgeçtiği ve son derece büyük bir itinayla da olsa düşüncelerinin kapısını okura kapattığı bir an (ki bu anı birçok tecrübeli okur kolayca fark eder) gelecektir. Geçmiş yıllarda, okurların henüz masum olduğu ve aslında bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamaları için kafalarına kalın bir sopayla vurulması gerektiği zamanlarda, dedektif genellikle şunları söyleyerek yapardı bunu: “İşte olgular ortada. Eğer bu olguları dikkatle gözden geçirirseniz, sizin de, bu tuhaf olaylar hakkında bir dizi olası açıklama bulabileceğinizden eminim.” Bugün bu, daha az çabayla gerçekleşiyor, fakat kapıyı kapatmanın etkileri de gözden kaçacak gibi değil. Bu konuyu kapatırken, dedektif romanında, oyunu dürüstçe oynama sorununun tamamen mesleki ve sanatsal nitelikte bir sorun olduğu ve (aldatmanın) hiçbir ahlaki sorumluluğu bulunmadığını da eklememiz gerekir.
Tayin edici etmen, okurun dürüst oyunun kuralları içinde mi yanıltılacağı, yoksa ona “faul” mü yapılacağı sorunudur. Mükemmele ulaşmak olanaksızdır. Tam açıklık, esrarengizliği yok edecektir. Yazar, ne kadar iyiyse, hakikate o kadar yakın duracak, anlatılmaması gerekeni o kadar ustaca gizleyecektir. Bu beceri oyununda ahlak yasalarının yeri olmadığı gibi, ayrıca oyunun kuralları da sürekli değişir. Böyle olması zorunludur. Okur her an biraz daha zekileşir, uyanır. Sherlock Holmes zamanında, yüzünü bir atkıyla gizleyerek kütüphane penceresinin arkasında saklanan uşağın, kuşku çekmesi mümkündü.
Bugün böyle bir davranış uşağın anında kuşkulular listesinden çıkarılmasına yol açar; çünkü çağdaş okur, bu türden bir yanıltıcı ışıkla yönlendirilmeyi reddetmekle kalmaz, aynı zamanda da hemen yazarın kendisini doğru izden saptırıp, yanlış bir izin peşine düşürmeye çalıştığı kuşkusuna kapılır. Kolayca geçiştirilen her şey güvensizlik yaratır; kuşkulular arasında adı geçmeyen her figür kuşkuludur ve dedektifin bıyıklarını kemirmesine, yüzünün ciddi bir ifadeye bürünmesine neden olan her şey, dikkatli okur tarafından, haklı olarak, önemsiz görülerek bir yana atılır. Bu notların yazarı, okuru yanıltmak için bir ölçüde dürüst ve başarılı tek yöntem olarak geriye kala kala, sadece okurun dikkatini yanlış soruna yöneltme yolunun kaldığını düşünmektedir; yani pratikte okurun, onu yan yollara sevk edecek bir muammayı çözmesini (çünkü kesinlikle okurun bir şey çözmesi beklenir) sağlamak gerekir; çünkü bu durumda okur, asıl sorunun yanından geçip gidecektir.
Bunu sağlamak için bile bazen küçük bir aldatmaca gerekir.”

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>