Blog

Polisiye, suçun tüm katmanlarına girebilir

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunu Gereği Yasal Uyarı;
Bu röportaj metni 26.01.2019 tarihinde Aydınlık Gazetesi’nin online sitesinde yayınlanmış olup ilgili sitenin ve yazarın izni ile web sitemize eklenmiştir. Röportajı orijinal kaynağından okumak için TIKLAYINIZ!

Röportaj: Damla YAZICI

Polisiye edebiyatın güçlü kalemlerinden Elçin Poyrazlar son romanı ‘Mantolu Kadın’la okurlarının karşısına çıktı. Romanında kadına şiddet sorununu merkeze koyan Poyrazlar, polisiyeyi suçun toplumsal ayağıyla birleştiriyor. Biz de yazarla kitabı üzerine konuştuk…

-“Mantolu Kadın” romanında polisiyenin merkezinde yer alan suç kavramını kadına yönelik şiddet gibi toplumsal bir meseleyle kesiştiriyorsunuz. Sizce toplumsal sorunların polisiyedeki yeri nedir ve polisiyenin bu sorunlar üzerindeki etkisi ne olabilir?

“Mantolu Kadın” domestik noir türünde bir polisiye. Bu tür polisiyeler genellikle evlilik içindeki dengelere, ev içinde psikolojik ya da fiziksel şiddete, kadınlar üzerinden zorba-kurban ilişkisine odaklanıyor.

Son yıllarda özellikle yurtdışında çok rağbet gören bir kurmaca türü bu.

Gillian Flynn’in Kayıp Kız’ı, Paula Hawkins’in Trendeki Kız’ı, A.J. Finn’in Penceredeki Kadın’ı örneklerden bazıları. Ben de bu türün sıkı bir okuruyum ve kurban-katil arasındaki sınırların bulanıklaşması, suçun nedenlerinin güncelleşmesi ve güvenilmez anlatıcının kullanılmasından hoşlanıyorum.

Tüm dünyada kadına şiddet meselesi onlarca yıldır bir sorun olmayı sürdürüyor. Suç edebiyatının ayrıcalıklı yanı kadına yönelik şiddetin, suçu merkezine alan polisiye eserlerin doğal konusu olmasından kaynaklanıyor.

Polisiye, suçun -bireysel, toplumsal ve siyasi- tüm katmanlarına girme şansına sahip. Polisiyenin bu sorunlar üstündeki etkisine gelince; eğer bir eser hayata, büyük bir meseleye ya da olası suçlulara az da olsa ışık tutuyorsa, tartışmalara yol açıyor ya da tek bir okurun bile soru sormasına sebep oluyorsa ne âlâ.

-Romanda eğitim seviyeleri yüksek, maddi sıkıntılardan uzak, sosyal hayatta sağlam konumları olan insanları şiddet uygulayan insanlar olarak görüyoruz. Kimi fiziksel, kimi ise psikolojik şiddet uyguluyor. Peki şiddetin bu sınıfsal çelişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Mantolu Kadın”da iki kadın karakter şiddetin farklı düzeylerini yaşıyor. Birisi yoksunluk ve sevgisizlik, diğeri de aşırı kontrol ve fiziksel hasar üzerinden.

Temele indiğinizde iki kadın da aynı derecede yaralı, aynı düzeyde mağdur. Çünkü şiddetin sosyal sınıfı yok. Şefkatin, merhametin, sevginin, zaafların, ihtirasın, şehvetin ve iktidar hırsının sınıfı olmadığı gibi.

Araştırmalara baktığımızda eğitimli, iş güç sahibi kadınların da, bu fırsatlara sahip olmayan kadınlar gibi şiddete maruz kaldığını görürüz. Bu iki kadın arasındaki en önemli fark, birisinin ekonomik bağımlılığı nedeniyle çekip gitme cesaretini kendisinde bir nebze bulabilmesidir. Yine de çocuklar, aile, sosyal çevre gibi nedenlerle pek çok eğitimli kadın dahi bu kararını erteleyebiliyor.

Şiddet sadece yüzünüze atılan tokat değildir çünkü. Şiddet ne giydiğiniz, nasıl konuştuğunuz, kimlerle görüştüğünüz konusunda sınırlamalar, hakaretler, azarlamalar da olabilir. Baskı, bir fiske atılmadan da kurulabilir. Kadından erkeğe, anne-babadan çocuğa ya da kardeşten kardeşe yönelebilir.

Şiddet konusunda ne yazık ki hiçbirimiz sandığımız kadar masum değiliz.

-Erol Üyepazarcı bir söyleşisinde “Toplumu incelemek için suçu incelemek gerek” demişti. Ancak “Mantolu Kadın”a baktığımızda suçlunun da, mağdurun da aynı olduğunu ya da çok kolay yer değiştirebileceğini görüyoruz. Bu ince çizgiyi nasıl yorumluyorsunuz?

“Mantolu Kadın” bu ince çizgi üstünde yazıldı. Romanın en temel sorusu şu: Gerçekte mağdur ya da katil kim? Dünün mağduru bugünün suçlusu mudur? Ya da suçlular da mağdur olabilir mi?

Benim bu romanla toplumsal bir mesaj verme gibi derdim olmadı. Romanın böyle bir misyonu olmamalı. Ancak okurun adalet duygusunu bir cinayet kurgusu üzerinden gıdıklamak istedim.

Bir ülkenin ceza yasaları bir tarafa, toplumun vicdanı bir cezayı sindirebiliyor mu? Bazı cezalar adalet duygumuzu daha da yaralamaz mı? Ya da özellikle kadına tecavüz, şiddet ya da cinayet vakalarında cezada indirimlere gidilmesi toplumun büyük bir kesimini öfkeye sürüklemiyor mu?

Adalet kâğıt üstünde tarafsızlıkla yaklaşılması gereken hassas bir kavram. Ama günlük anlamıyla asla objektif değil. Romanımdaki karakterler de adalete inancını yitirmiş, kayıp ve öfkeli kişiler. Adalet, intikam üzerinden şekillenince de sonuç trajedi oluyor.

-Romanda uzun yıllar şiddete maruz kalmış ama “gidememiş” kadınları görüyoruz. Öncelikle neden gidemiyorlar? Ve onlar gibi gidemeyen onlarca kadın bu çemberi nasıl kıracak ya da kırmalı sizce?

Bu soru bana çok soruldu; romandaki ana karakter G neden gitmiyor diye? Çünkü gerçek hayattaki Buket, Ayşen, Emine, Fatma da gidemiyor. Çünkü gitmek hiç kolay değil. Aşılması gereken duvarlar öyle yüksek ve öyle kalın ki yalnız başına aşmak neredeyse imkânsız. Döndüğü her köşede bir engel var onu bekleyen.

“Kocamdan kaçayım” diyor, kendi ağabeyi ya da babası geri çeviriyor onu, komşuları “Biz karışmayız, karıkoca arasına girilmez” diyor, arkadaşları “Kocana dön” telkininde bulunuyor, çocukları eteğinde oradan oraya savruluyor kadın.

Eğitimi yok, parası yok, yıllarca eve kapatılmış, dış dünyaya ilişkin görgüsü yok. Devlete sığınmaya çalışıyor, adam gelip, “Ya benimsin ya toprağın” deyip kurşun yağdırıyor yorgun vücuduna. Bu toplumsal kapana kısılmış bir sürü kadın var Türkiye’de. Gitmeyi hayal eden ama engelleri görüp vazgeçen, daha denemeden yorulmuş milyonlarca kadın var.

Gidemeyen kadınlar ancak eğitim ve ekonomik bağımsızlıkla azalacak. Kadının çalışma hayatına katılması gerekiyor. Sadece “Sen hobi olarak iş yap” şeklinde olmayan bir çalışma hayatı. Kendi parasını kazanması, kimseye eyvallahı olmaması, seçimlerini kendi başına alma fırsatını elde etmesi gerekiyor.

Bazı çevrelerin kız çocuklarının eğitimine engel olmak istemesi ideolojik bir tercih değildir. Kadın üstünde var olan hâkimiyetçi sistemin devamını sağlama güdüsüdür. O güdüyü ancak kadınlar kırabilir.

-Vaktiyle “kaçış edebiyatı” olarak tanımlanan polisiyenin bugün her zamankinden daha çok politik-sosyoekonomik damardan beslendiğini düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse bu değişimin sebebini nasıl yorumlarsınız?

Polisiye her zaman içinde bulunduğu ülkenin, dönemin, siyasi atmosferin, sosyal konuların yansıması olmuştur. A.B.D.’de Raymond Chandler sert, erkeksi (hard-boiled) polisiyeleri kaleme alırken, Los Angeles’ın belinde silah, bıçkın suçlularını, yozlaşmış polis memurlarını, film endüstrisinin açgözlü yapımcılarını, kadınları kullanıp öldüren sapık katillerini yazarken arka planı bütünüyle uydurmuyordu. Hayatın kendisinden bir parça alıp onu yeniden romanlarında yaratıyordu.

Reklamdan sonra devam ediyor 

Polisiye ya da başka bir edebiyat türünde gerçek hayat, farklı düzeylerde her yazarın malzemesidir. Ancak o malzemeyi nasıl kullandığı, nereden baktığı, okuru neye davet ettiği farklılık gösterir.

Bir okur kendinden, hayatından kafasındaki düşlerden bir şeyler bulduğu ya da sahip olduğunu düşünmediğini yanlarını gösterdiği için roman okur. Roman onu hem gerçek olmayan hem de kendisi içinde olduğu sürece son derece gerçek bir hayata davet eder. İşte o davet sırasında okur kendine yakınlaşır. Bir çeşit akıl oyunudur roman.

İşte bu yüzden ben edebiyatın kaçış olduğunu düşünüyorum. Yaşadığım ve pek de kontrol edemediğim hayattan kısa bir süreliğine başka karakterler üzerinden kaçış.

Polisiye edebiyat ise bir cinayet kurmacası olduğu için iki kere kaçıştır. Orada yazar okuru büyük ihtimalle hiç yapmayacağı bir şeye, katili beraber bulma serüvenine davet eder. Bu nedenle polisiye, edebiyat türleri arasında belki de yazması en zor olanı.

-Günümüzde iyi edebiyatın gerekleri sizce nelerdir? Siz sanatınızı nasıl bir anlayış üzerine inşa ediyorsunuz?

Benim sıklıkla kafa yorduğum bir konu bu. İyi edebiyat nedir? Nasıl yazılır? Hatta neden edebiyat? Edebiyatın herhangi siyasi ya da sosyal bir misyonu olmamalı. Ama bir yazarın derdi olabilir. O dert, tasa, yara, estetik, her neyse, onu yazmaya iten neden üzerinden bir dünya kurulabilir.

Benim edebiyattaki en büyük derdim öykü. Okuru, davet ettiğim dünyada sağlam bir olay örgüsüne taşımak. Öykünün temelini atmak, iskeletini kurmak, içini doldurmak, çatısını eklemek ve onu o evin bölmelerinde gezdirmek.

Kimi yazarlar üslubun öyküden daha önemli olduğunu savunur. Onlara göre bir yazarın gerçek kimliği kaleminin stilidir ve yazarın anlattığı öykünün de pek önemi yoktur. Önemli olan mükemmel cümlelerdir. O cümleler okur için yeterli olmalıdır ve yazı sanatı aslında budur. Hatta okur ne kadar sizi anlamazsa o kadar sanatçısınızdır. Bu, okura tepeden bakmaktır. Okuru romanın dışında kalmaya zorlamak ve yazarın kendi egosunu tatmin etmek için okuru aşağılaması anlamına gelir.

Romanda dil ve öykü birbirinden ayrılamaz. Biri diğerinden daha kötüyse evin temelinde sorun var demektir. Dil öyküyü, öykü de dili beslemeli, yükseltmeli. O zaman okuma ve yazma serüveni ulaşılması nadir bir mutluluğa dönüşür.

-Son olarak polisiye türde yazmak isteyenlere hangi yazarları okumalarını önerirsiniz ve sizin projeleriniz neler?

En başta Dostoyevski’yi öneririm. “Suç ve Ceza” gücü her asırda güçlenen bir roman. George Simenon, Patricia Highsmith, Philip Kerr, Robert Harris, Gillian Flynn, Henning Mankell, Val McDermid, Dorothy L. Sayers polisiyenin bazı güçlü isimleri. Kafamda bir kaç polisiye roman dosyası var. Kimisi casusiye, kimisi kara roman. Önce hangisi klavyemde hayat bulacak göreceğiz.

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>