Blog

PERDELER – Ceyda Kiremitçi Vasiliev

Gözlerimi açtığımda küçük bir odadaydım. İçeriyi saran ilaç kokusuna, karşımda duran tahta masaya ve odadan eski bir perde yardımıyla ayrılmış bölmeye bakılacak olursa doktorlardan birinin odasında olmalıydım. Bu hastanede daha önce görmemiş olduğum bir doktor odasının varlığına şaşırmıştım. Üstelik burada yalnız bırakılmış olmam da nadir rastlanan bir durumdu. Hemen ellerimi kontrol ettim. Onları da serbest bulsam rüyada olduğumu düşünecektim ama her zamanki gibi oturduğum koltuğun kollarına sıkı sıkıya bağlanmışlardı. Gariptir ki bu ket vurulmuş özgürlük içimi rahatlattı. İçinde bulunduğum yeni odanın gerçek olduğuna inancımı yükseltti. Bu da demek oluyordu ki aylardır hatta belki yıllardır yaşadığım rutinin dışına çıkıyordum o gün. Heyecanla doktorun gelmesini beklerken odadaki ayrıntıları incelemeye koyuldum.

Masası, her doktorunkinde olduğu gibi düzenli ve sadeydi. Üzerinde duran not defteri hafifçe yamulmuş olmasa o masanın yalnızca bir dekor olduğunu düşünebilirdiniz. Sandalyesinin özenle masaya sıfır olacak bir biçimde düzeltilmesinden düzenli biri olduğu çıkarımını yapmıştım. Bu özellik onu diğer doktorlardan ayırıyordu. Onlar, bizlere davrandığı gibi hoyrat davranırlardı sandalyelere. Masalar bir üst sınıfın temsili gibi intizam içindeyken sandalyeler savruk ve boş verilmiş alt tabakanın temsili gibi gelirdi bana. Oysa bu seferki doktor için durum farklı olmalıydı. Belki benimle, o an için hatırlayamadığım, bir seansa başlamış ve bir noktada odadan çıkması gerekmişti ama ayrılırken sandalyeye kibarlık göstermeyi ihmal etmemişti. Bana da kibarlık gösterebilir miydi? Umutlarımı yeşerten bu doktorun yeni biri olduğuna o zaman iyice kanaat getirmiştim. Diğerlerinin ciğerini bilirdim ben. Anlattıklarından değil ya az çok becerilerim vardır.

İnsanları iyi okuduğumu düşünürüm. Kimliklerini ne kadar saklarlarsa ben o kadar daha net görmeye başlarım. Bu sefer o gelmeden onu tanımak istiyordum. Masasından, sandalyesinden… Şu duvara astığı tablodan… Tablo asmak. Bu da yeni bir mesele. Bizim rüyalarımıza kadar hâkim olmak isterler ama kendi sanat zevklerini bile görmemize tahammülleri yoktur. Hoş sanat zevkleri var mıdır onu da bilemem. Bana sorsanız hepsi, makine olmak için yetiştirilmiş birer zevksiz. Beyinlerine kurulmuş programın dışına çıkamazlar. Zevk aldıklarını, sevdikleri ya da sevmedikleri şeyler olduğunu hiç sanmıyorum. Onlar gerçek olanı yaygın olana çevirmek için didinen paralı askerler sadece. Kendilerinin “doğru” olduğuna inanmış körler ve güç ellerinde olduğu için inandıkları kalıplara uymamızı bekliyorlar. Yeni doktor onların içindeki ayrık otu olabilir miydi? Küçük de olsa bir umut ışığı yandı kalbimde. Tablodaki denizi, denizde salınan kayığı ve ufukta minicik görünen karayı izlerken bu umudun içimde yeşermesine izin vermiştim. Yüzümde masum bir gülümseme ve kalbimde parlamaya başlayan ışıkla ne kadar orada oturdum hatırlamıyorum. Tam arkamda kalan kapının açılış sesi sanki şimdi duyuyormuşum gibi aklımda. O tıkırtıyla gelen heyecanı bugün gibi hissedebiliyorum. Yavaşça arkama dönmeye çalışmış ama geleni görebileceğim kadar hareket etmeyi başaramamıştım. O da sanki merakımı hissetmiş gibi görüş alanıma girmek için acele etmemişti. Tam arkama kadar gelmiş ve nefesini hissedebileceğim mesafeden, bir kadının narin sesini andırsa da daha çok taklitçi bir erkek olduğunu düşündüren sesiyle,

“Uyanmışsınız” dedi.

Ben de heyecanımı olabildiğince saklamaya çalışarak,

“Uyandım. Odada kimseyi göremeyince dışarıya seslenmeyi düşündüm ama… Anlarsınız işte buralarda yüksek ses, haklı bir amacı olsa da hoş karşılanmıyor.” diye cevapladım.

Zekice bir yanıt verdiğimi ve iyi bir ilk izlenim oluşturduğumu düşünüp biraz rahatladım ama bunun ilk izlenim olmama ihtimali hala kafamı kurcaladığından tamamen gevşeyemedim. Yüzünü görebilsem, en azından kadın mı erkek mi olduğunu çözebilsem, biraz olsun rahatlayacaktım. Bu düşüncemi hissetmiş gibi, “Şöyle beni görebileceğiniz bir yere geçeyim.” diyerek yanıma doğru geldi.

İlk önce uzun, sarı saçlarını fark ettim. Boynunun arkasından bağlanmış, incecik bir at kuyruğu gibi sırtına doğru bırakılmıştı. İncecik bedeni, kumral teni ve kocaman mavi gözleriyle yakışıklı, genç bir adamdı. Sandalyeye bağlı ellerimden birini sıkıp benimle tokalaştıktan sonra nazik hareketlerle masasına yürüdü.

“Kaç saattir burada olduğunuzu biliyor musunuz?”

“Bir saate yakındır,” dedim. Bembeyaz dişlerini sergileyerek gülümsedi. Bu gülümseyişin yüzüne yaydığı kusursuz görünüme hayran kaldım.

“İyi bir tahmin ama siz geleli yarım saat bile olmadı aslında,”  dedi. Çekmecesinden dosyamı çıkardı. Bir gözüyle dosyayı bir gözüyle beni kontrol ederek, “Dosyanızdaki birkaç ufak meseleyi konuşuyorduk ki uyuyakaldınız. Ben de kahve içmeye çıktım. Size biraz yalnızlık gerektiğini düşündüm. Umarım faydası olmuştur. Şimdi bana adınızı tekrar söylemenizi isteyeceğim.” dedi ve masaya iyice yaslanarak, aramızdaki bir sırrı açık etmek istemiyor gibi fısıltıyla, “Sanki yeni tanışıyormuşuz gibi.” diye ekledi ve belli belirsiz göz kırptı.

“Adım… Cengiz…”

“Cengiz. Evet. Peki soyadınız?”

“Serin.”

İkimizde bir süre sustuk. Gözlerinde bana inanmadığını açıkça belli eden alaycı bir bakış vardı. İçimden hem ağlamak hem de kahkahalar atmak geliyordu. Ne zamana kadar susacaktı? Ben gerçeği söyleyene kadar mı? Bu suskunluk ruhumu yaraladı. Nedenini çözemedim ama bir dosta kırılır gibi kırıldım doktora. Sonra kusar gibi, aniden, engellenemez bir akışla konuşmaya başladım.

“Aslında onlar öyle söylüyor. Cengiz’sin diyorlar ben de tamam diyorum. Hayır demeye kalkarsam cezasını çekiyorum. Ne diyorlarsa, kim olmamı istiyorlarsa kabul etmeliyim. Biliyorum siz de onu istiyorsunuz. Beni yeniden doğurmak niyetinde olan bir sürü insan var burada. Ben de el mahkûm doğuyorum işte. Cengiz Serin olarak.”

“Böyle açık ve samimi oluşunuz beni mutlu etti. Bakış açınız beklenen noktada olmasa da içten tavrınızdan vazgeçmemeniz önemli. Onların, yani bizlerin ne düşündüğünü unutalım. Sizden bahsedelim. Kendi gerçekliğinizde, baskı altında olmasanız, kim olurdunuz?”

“Kim olurdum… Olduğum kişi olurdum.” Elimde olmadan gülmeye başladım. Durumun nasıl göründüğünün farkındaydım ama kendime engel olmayı da istemiyordum. “Hikâyenin kendi gözlerimden nasıl göründüğünü defalarca anlattım ama sonuçları pek iyi olmadı,” diye de ekledim.

“Tekrar anlatmayı deneyin.”

“Farklı bir sonuç almayı beklememi istiyorsunuz. Deliler için sıra dışı bir durum olmaz herhalde. Ancak ben kendimi aynı sıkıntılara sokmaktan kaçınıyorum artık. Seanslar kayıt altında değil mi? Siz onları dinleseniz ve başa sarmamış olsak daha akıllıca olmaz mı?”

“Madem aynı sonuçları alacağımızdan eminsiniz öyleyse bunu bir ilerleme olarak göreceğim,” dedi.

Bir süre sessiz kalıp beni izledi. Elim ayağım sabit olduğu için onları nereye koyacağım endişesini yaşamadım tabii ki ama bana sabitlenmiş etkileyici gözlerinden kaçmak niyetiyle gözlerimi ne yana çevireceğimi bilemedim. Neyse ki kısa süre sonra, bu rahatsız edici durumumuzu bozacak kelimeler ağzından döküldü. “Sık sık camdan tarafa bakıyorsunuz,” diyerek simsiyah perdelerle örtülmüş pencerenin önüne geçti.

“Perdeleri severim.”

“Bence dışarıda olan birçok şeyi seviyorsunuz. Pencereden bakabilmek istiyorsunuz. Ne kadar zaman oldu gökyüzünü görmeyeli?”

“Bilmem, zaman benim için farklı geçiyor olabilir. Siz söyleyin.”

“Bu sözlerinizi bir itiraf olarak kabul edebilirdim aslında. Zaman kavramını yitirdiğinizden bahsediyorsunuz, diyebilirdim. Ama sizinle konuşurken söylediklerinizden çok kastettiklerinize odaklanmak istiyorum. Zamanı bildiğiniz düşüncesindeyim. Özleminizin de farkındasınız. Tek eksik tarafınız güvenmek bence. Bana güvenebileceğinizi zamanla öğreneceksiniz eminim. İlk buluşmamızda sizden fazla beklentide olmamalıyım.”

Konuşmanın her zamankinden farklı akışı, bu yeni doktorun bana hissettirdikleri, dostça tavrı, seanslara buluşma demesi başımı döndürmüştü. Belli ki bu yeni yetme beni bir denek olarak görüyordu. Üzerimde farklı yöntemler deneme niyetindeydi. Olağanın çok dışına çıkacağını hissetmiştim ama siyah perdeleri araladığı an yine de çok şaşırdım. Bu kadar ileri gidebileceğini düşünmemiştim. Daha ilk şoku atlatamadan doktor sandalyemin arkasına geçip beni camın önüne doğru itti. Parfümünün kokusunu içime çektim. Çiçek kokuları doldu ciğerime. Sonra gökyüzüne baktım. Bulutsuz, açık mavi, tertemiz bir hava vardı. Derin bir nefes alsam, çiçek kokularının yanına yer açılacak ve göğü ciğerlerime çekecektim sanki.

“Nefes al kaptan,” dedi… Belki demedi. Diyemezdi. Nasıl olurdu da bana kaptan derdi ki?

“Ne dediniz?” diye haykırdım. Hiç telaşlanmadı. Sesimdeki tınıdan ben bile ürkmüşken onun kılı bile kıpırdamadı.

“Güzel mi dedim?” diye yanıtladı gülümseyerek.

Öyleyse az önceki cümle aklımın bana küçük bir oyunuydu. Geçmişimi, yani benim geçmişim olduğuna inandığım ancak buradaki insanların hayal ürünü dedikleri hatıralarımı, gün ışığına çıkaran bir oyundu.

“Güzel, hatırladığım gibi.” diye cevapladım.

“Gökyüzünü hatırlıyorsunuz, renkleri hatırlıyorsunuz, belki havayı hatırlıyorsunuz. Peki ya kendiniz? Kendinizi hatırlıyor musunuz? Kimsiniz siz?”

Kimdim ben. Cengiz Serin mi? Bu cevabı versem her şey bitecek miydi? Belki bitecekti ama veremedim. Sırtımı sandalyeye iyice yasladım. Ciğerlerimde çiçek kokusu, gözlerimde gökyüzü mavisiyle yalan söyleyemezdim.

“Ben Kesik El’im, korsan gemisi kaptanı ve denizlerin korkulu rüyasıyım. Korsan mirasına yeniden hayat verenim. Kıtalarca dolaşmış, sandıklarca altın çalmış ve düzinelerce can almış olanım. Hiç yenilmeyenim ben… Ta ki…”

Sustum. Pişman olmuştum. İçimden ağlayarak özür dilemek, bir hayale kapıldığım için bunları söylediğimi haykırmak geliyordu. Cengiz denen şu adam olduğumu o kadar çok söylemişlerdi ki artık ancak onun yapabileceği bu aşağılayıcı hareketi bile yapabilecek olduğumun farkındaydım. Ama ben o değildim. Kesik El böyle bir özre tenezzül edemezdi. Etmedim de. Gözlerimi doktorun gözlerine dikerek orada ufacık da olsa bir korku belirtisi görmeyi, o belirtiyle beslenmeyi umdum. Bu zindanda beni besleyen yegâne şey bu korku kırıntılarıydı ama bu sefer olmadı, beslenemedim. Korkunun zerresini göremedim. Hatta belki sevinç… Evet, o gözlerde biraz sevinç gördüm.

“Sonunda tanışabildiğimize sevindim. Demek siz korkunç bir korsansınız.” diyerek masasına geçip oturdu.

Beni pencerenin önünde bırakmıştı. Daha önce gerçek kimliğimden ne zaman bahsetsem cezaya çarptırılırdım. Bu sefer ceza yoktu. Bu yeni doktor ya düşündüğümden de çömezdi ve beni ödüllendirerek yola getireceğini düşünüyordu ya da fazla zekiydi ve böyle giderse hiçbir zaman altında özgürce yürüyemeyeceğim gökyüzünü bana bu ilaç kokulu odadan seyrettirerek yeni bir işkence yöntemi deniyordu. Aslında bu bir işkenceyse çok mantıklıydı. Önümde uzanan büyük bahçe ve onun tam ortasında duran ufacık bir havuz… Perdelerden biri dalgalanıp elime çarptı. Kulağıma dalga sesleri doldu. Küçük kameram gözümün önünde beliriverdi. Her gece özenle hazırladığım viskimi yudumlayışımı, gecenin karanlığında denizi aydınlatan gemimin ışıklarını düşündüm.

“Yani siz; yetimhanede büyümüş, on sekizine bastığında kayıplara karışmış ve yıllar sonra bir cinayet mahallinde ortaya çıkmış, ülkemizin ilk seri katili olarak anılan Cengiz Serin değilsiniz, öyle mi?” diye sordu.

“Cengiz beyin soyadı bana çok uygun değil mi? Serin…”  Konuşurken ağaçların rüzgarla havalanan yapraklarını izliyordum. “Denizlerden gelen bir serinlik. Ben de kendime isim vermek istesem böyle bir ayrıntıyı seçebilirdim belki.”  Bunları söylemek yararıma olmayacaktı ama dilimi tutamıyordum. Neyi konuşmaktan korkuyorsam ağzımdan onlar çıkıyordu.

“Bebekken suyu çok severmişsiniz. Bakıcı anneleriniz de size bu soyadını uygun görmüş. Adınız da çok ilginç geldi bana aslında. Özellikle baktım notlara; diğer çocuklara öncü olduğunuz ve ülkeler fethettiğinizi düşlediğiniz oyunlar kurarmışsınız. İşte adınız da bu özelliğinize dayanarak Cengiz Han’dan gelmiş. Hatırlıyor musunuz bunları?”

Evet anlamında başımı salladım. Hayır deme şansım olmadığını biliyordum.

“Hayır, hatırladığınızı hiç sanmıyorum. Önce elini kesip sonra da boğazladığınız adamın kanlar içindeki bedeninin yanında otururken bulunduğunuzda da hiçbir şey hatırlamıyordunuz. Hatta anadilinizi bile konuşmuyordunuz.”

Doktorun ses tonu değişmişti. Az önceki dostane tavır kaybolmuş gibiydi. Ben de güvenli bölgemden çıkmış hissediyordum artık. Ve biraz önce bu doktorun beni etkilemiş olmasından utanıyordum. Son bir umutla ağzımdan kelimeler döküldü.

“Belki dilinizi bilmiyordum,” dedim.

“Ya da numara yapıyordunuz,” derken tavrı daha da sertleşmiş hatta saldırganlaşmıştı.

“Belki…” dedim. Gözüm hala havuzdaydı. Ellerimin çözüldüğünü, sandalyeye bağlı kollarımın açıldığını, önümdeki camı bir hamlede kırdığımı ve havuzun küçücük suyuna daldığımı düşledim. O suda boğulmanın nasıl büyük bir mutluluk olacağını yüreğimde hissettim.

“Cengiz Bey duyuyor musunuz beni?”

“Üzgünüm, dalmışım,” dedim. Suya dalışıma yaptığım göndermeyi düşünüp gülümsedim.

“Mutlu musunuz?” diye sordu.

“Bazen!” diye cevapladım. Ölümüne mutsuz olduğumu ve elime geçirebileceğim ilk fırsatta hayatımı sonlandırmayı düşünüp durduğumu kendime sakladım.

“Hangi zamanlarda mutlu olduğunuzu merak ediyorum. Acaba işlediğiniz suçları düşünmediğinizde mi mutlusunuzdur? Bu suç sizi hiç etkilemiyor belki de! Sahi,  neden yaptığınızı hiç düşündünüz mü? Nedenini bilmediğiniz bir cinayetten dolayı pişmanlık duyamazsınız galiba. Kaçmak istediğiniz kimliğiniz değil de bu pişmanlık duygusu olabilir mi?”

“Hayır, olamaz. Aslında suçu inkâr ediyor değilim. Birini öldürdüm. Nedenini de biliyorum. Sizinle anlaşamadığımız tek nokta bu suçu hangi kimlikle işlediğim.”

“Çok güzel. Ne mutlu ki bu kadar kısa sürede bir ilerleme kaydettik. Daha önceki seanslarınızda bu konuyu kabul ettiğinize dair bir not görmemiştim. Demek ki anlatmaya karar verdiniz. Sizi şu an karşımda oturduğunuz halinizde görmemi engelleyen değişik bir enerjiniz var. Sandalyeye bağlı da olsanız, üzerinizde hasta önlüğünüz de olsa insanı hemen içine alan keskin ve zeki bakışlarınız görüntünün önüne geçmeyi başarıyor. Çok önemli bir özellik bu, değil mi?”

“Hiç sanmıyorum. Yeterince zeki ve etkili gözlerim olsaydı, sizi şu Cengiz denen adam olmadığıma ikna edebilirdim.” dedim.

Masasından ağır hareketlerle kalktı. Hiç acele etmeden, küçük adımlarla yanıma geldi. İyice eğilip yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

“Hala inandırabilirsin kaptan,” dedi. Belki de kaptan demedi…

“Ne dediniz?”

“Sadece düşünün lütfen. Sizi bu noktaya, yani önümdeki sandalyeye getiren gerçek nedeni düşünün. Benim duymak istediklerimi unutup kendi gerçekliğinize tamamen odaklanın.” dedikten sonra bu kez hızla masasına yürüyüp oturdu.

O kısacık yürüyüşte, iki yana salınan kalçalarından gözümü alamadım. İçimde uzun zamandır uykuda olan bir şeyin ateşlendiğini hissediyor ve kasıklarıma aniden saplanan sızının beni ele geçirmesinden korkuyordum. Sandalyesine otururken iki elini kalçalarında aşağı yukarı gezdirerek pantolonunu düzelttiğinde artık içimdeki ateşin gözlerimden çıktığına emindim.

“Size yardımcı olayım. Hikayenizin üzerinden geçelim. Bir gemide kaptandınız.” Bu sefer kaptan dediğinden emindim. Kafamı ateşten uzaklaştırıp sözlerine odaklanmaya gayret ettim. “Geminiz yasadışı eylemler içindeydi. Çok zaman önce yok olmuş korsanları yeniden canlandırdığınızı düşünüyordunuz. Lakabınız bile vardı. Size Kesik El diyorlardı, çünkü kurbanlarınız hazin sonlarıyla karşılaşmadan önce onların ellerini keserek imzanızı atmayı seviyordunuz. Bir çeşit kraldınız, denizlerde hüküm süren bir kral. Peki, ne oldu? Ne ters gitti de yakalandınız?”

“Hatırlayamıyorum,” dedim. Bu sefer sakladığım bir şey yoktu. Neyin ters gittiğini gerçekten hatırlayamıyordum. Son hatırladığım şey Akdeniz’e yelken açtığımız ve İspanyol bir iş adamının talimatıyla Türkiye’de onun başına dert olan bir gemiciye dersini vermeye gittiğimizdi. Sonra büyük bir boşluk… Boşluktan sonra da ölü adamın yanındaki çaresiz halim… Polisler her yanımı sarmış. Korkuyorum. Hatırlayamıyorum.

“Hatırlamalısınız. Her şey kafanızın içinde, bakmak istemediğiniz bir köşede sizi bekliyor. Kurbanı hatırlıyorsunuz. Oradan başlayalım. Rastgele seçilmiş biri miydi mesela?”

“Hayır. Biri bizi kiralamıştı. Ücret çok yüksekti. İşi bitirmek için bizzat gitmiştim çünkü risk almak istemiyordum.”

“Kurbanı daha önceden tanıyordunuz o zaman.”

“Tanımak denemez. Ama fotoğrafını görmüştüm.”

“Yani o adam, yetimhanedeyken sizi evlat edinen adam değildi, öyle mi?” Bir şey arıyormuş gibi gözlerimin içine öyle bir baktı ki beynimin içini bile görmüş olabileceğini düşündüm. “Hani şu bir ay yanında kaldığınız ve sonunda sizi tuhaf bulduğunu söyleyerek yetimhaneye tekrar bırakan adam.”

“Cengiz evlat mı edinilmiş? Sonra da geri mi getirilmiş? Anlatılanlara göre yalnız bir adammış. Bir ailesi olmadığını anlamıştım.”

“Yalnızlığı da konuşabiliriz. Hep yalnız mıydınız? Yanınızda biri var mıydı olay anında?”

“Yalnızdım,” dedim hiç düşünmeden.

“Biraz acele bir cevap gibi geldi bu. Yanınızda biri daha yok muydu, iyice düşünün.”

“Adamlarımdan biri olabilir belki. Hatırlayamıyorum.”

“Biri olduğunu biliyorum.”

“Adamlarım karaya hiç inmedi diye hatırlıyorum. Yalnızdım galiba.”

“Peki, bir kadın olabilir mi?” dedi. Kalbim birden buz kesti. Atıyor mu diye elimi üzerine koymak istedim ama bileğimdeki bağlar müsaade etmedi.

“Sakin olun lütfen. Çok yol aldık. Bunu mahvetmeyelim. Biraz rahatlayın.” dedi. Sesi yumuşacık geldi. “Polisi arayan ve sizi ihbar eden bir kadındı. Kendisi hala bulunamadı. Görgü tanıkları da bir kadını işaret ettiler. Eski İngiliz kadınlarının giydiği balo kıyafetlerine benzer bir kıyafeti olduğu söylenen bir kadından bahsetmişler.”

Balo kıyafeti… Gözümde kıpkırmızı bir elbise canlandı. Kırmızısı kanı andıran, içimdeki ateşin çok zaman önce yanmasını sağlayan bir aşk kırmızısı.

“Gemide kadının işi yok kaptan! Kuralları sen koydun. Uğursuzdur diye sen kendin söyledin. Şimdi ne bu iş böyle?”

Yardımcı kaptanın sesi, o an oradaymış gibi kulağımda uğuldadı. Yanı başımda durmuş, ellerimin bağlı oluşundan faydalanarak bana kafa tutuyordu sanki. Bu ses geçmişten gelen bir ses miydi? Bu lafları hatırlıyor muydum? Gemimde bir kadın mı vardı? Benim gemimde! Kimdi o kadın?

“Kimdi o kadın? Hatırlıyor musunuz?”

“Hayır, imkansız. Öyle bir kadın olamaz!”

“Kaptan bu kadın gemideyken tayfa rahat durmuyor. Seninle ilgili konuşuyorlar. Ben konuşmuyorum yanlış anlama. Ama… Onlar her köşede mırıldanıyor. Senin şey olduğunu… Âşık olduğunu, belki de… Delirdiğini söylüyorlar. Başımıza bela açtı kaptan, diyorlar.”

Kan beynime sıçradı. Benim tayfamın sesiydi bu ama benimle böyle konuşmaya nasıl cesaret etmişlerdi? Ellerim bağlıydı. Onları kurtarıp kaynağı belirsiz bu sese doğru bir yumruk sallamak istedim. Deri bağlar bileklerimi kesti. Doktor bir hışımla kalkıp yanıma koştu.

“Sakin olmalısınız. Böyle olmaz ama. Ah bileğinizi mi kestiniz siz?” derken bileğimin bağını çözüverdi. Şaşkınlıktan düşüp bayılacaktım. Beni öylece, tek elim yıllar sonra özgür halde, bırakıp odadaki perdeli bölmenin arkasına geçti. Hemen sonra elinde bandajla geri geldi. Bileğimi nazik hareketlerle sarmaya başladı. O kadar yakındı ki… Sarı saçlarının arasına parmaklarımı geçirmek, güzel yüzünü yüzüme sertçe yaslamak istedim. Sarı saçları…

“Ben Roksan.”

Bu seferki ses bizimkilere ait değildi. Öyle bir ses ki serin suların güzel uğultusunu kulaklarıma taşıdı. Çok eskilerden ama eskimeyen bir ses. Sahibinin saklı hatırasını gözlerimin önüne getiren bir ses. Roksan’ın sesi.  Sarı saçları, ince ve narin beliyle, deniz mavisi gözleriyle Roksan…

Birden kuytu bir sokak belirdi önümde. Hızlı adımlarla ilerlerken arkamdan gelen bir fısıltı duyuyorum. Arkamı dönünce tökezleyip düşen Roksan’ı görüyorum. Kabarık eteği aralanmış ve uzun bacakları tüm çekiciliğiyle gözlerimin önüne serilmiş. Heyecandan ayakta duramaz oluyorum. Az sonra bardan çıkacak olan hedefimi, hedefin kesik elini İspanyol’a götürdüğümde alacağım parayı ve hatta tayfamın önünde küçük düşüşümü temizlemek için bu işe ne kadar ihtiyacım olduğunu bile umursamıyorum. Hayatta gördüğüm en güzel bacaklara dokunabilmek için uzanıyorum yere. Roksan’ın sarı saçlarına parmaklarım geçiyor, ellerim bacaklarını okşarken dudaklarım yüzünü, boynunu, kollarını öpmeye başlıyor. O da sessiz sessiz ama şehvetle mırıldanıyor. Kulaklarımın duyduğuna inanmak istemiyorum ama maalesef duyuyorum sözlerini. Durmamı istiyor. Ben aşkla, şehvetle, bütün ruhumla onu öperken o ağlıyor. Şaşkınlıktan neredeyse ben de ağlayacak oluyorum. Kendi sesim tanınmaz halde. Yalvararak soruyor sesim, neden dur diyorsun Roksan, seni her şeyden çok seviyorum diyor. Saçlarını parmaklarımdan kurtarıyor. Mavi gözleri yaşlarla parlarken; ben diyor ben Roksan değilim. Adının önemi yok, diyorum, sen kalbimin sahibisin. Ben yalancıyım, diyor, adı David olan bir yalancı. Birden ellerim tutmaz oluyor. David… Daha önce duyduğum bir isim. Nereden duyduğum? Beynim kalbimle öyle bir olmuş ki bu isme nereden aşina olduğumu zor hatırlıyorum. İspanyol’un sağ kolu, onun adı da David değil miydi? Yani tayfam baştan beri haklı mıydı? İspanyol Roksan’ı aramıza bir ajan olarak göndermişti. Hayatta sahip olduğum en önemli iki şeyi benden çalmıştı; adamlarımın saygısını ve kimseye açmadığım kalbimi. Ellerimin altından kayan sadece Roksan’ın bedeni değildi, zihnim, ruhum,  onurum, kalbim de onunla birlikte gitmişti. Artık ben olmayan yeni ben orda donup kalmıştı. Sonrasında ne oldu, nasıl hareket ettim de hedefimi yakaladım, nasıl onun canını aldım, Roksan’ın yürüyüp gitmesine ve kalbime bir hançer daha saplamak için beni ihbar etmesine nasıl müsaade ettim; hepsi bulanık. Beynim tek bir görüntüyle doldu; sarı saçları zindanımın parmaklıkları olan, mavi gözlerindeki denizimi benden alıp kaçan Roksan’ın cennet vadeden yüzüyle…

“Roksan!” diye bağırdığımı fark ettim. Doktor yerinden sıçramış bana doğru hamle yapmıştı. Gözlerinde önce korkuyu gördüğümü sandım ama kısa bir sürede o görüntü kayboldu.

“Benim, aşkım.” dedi. Belki de demedi.

“Sen, sen benim katilimsin Roksan!”diye bağırdım sarı saçlarını kavrarken.

“Hayır sevgilim, hayır. Ben dünyanın en kör aşığı Roksan’ım. Sensiz nefes alamamış, bunca yıldır bir gün bile yaşamamış Roksan.”

Dudaklarını öptüğümde, vücudu yaralı bir kuş çırpınıyordu. Ellerini öptüm, kollarına başımı yasladım. Heyecandan gözlerim karardı. Yeniden Kaptan olduğumu hissettim. Yeniden insan olduğumu, nefes aldığımı, umut dolduğumu hissettim. Roksan’ın sesini duyuyordum.

“Ne olur, ne olur!” diye bağırıyordu. Çığlık çığlığaydı. Benim kadar heyecanlanmış olmalıydı. O küçücük odaya ikimizin heyecanı sığamazdı artık. Beklemeye, biraz daha soluksuz kalmaya dayanamazdım. Elini tuttum. Sıcaklığını hissettim. Koşarak çıktık kapıdan. Merdivenlerden bir hışımla indik. Koşuyorduk. Özgürlüğe, güce, aşka koşuyorduk. Arkamızda birilerinin olduğunu duyuyordum ama bize yetişemeyeceklerine emindim, ta ki küçük havuzun suyunu görene kadar. Sanki o su birden büyüdü, genişledi, dalgalandı. Bana bağırdı. Ona kavuşmam için deniz ayağıma gelmişti. Attım kendimi içine. Gökyüzü bana nefes verdi, Roksan’ın sıcaklığı can verdi, deniz bana güç verdi. Bize doğru koşan güvenlikçileri görünce hiç korkmadım. Gülerek bekledim yaklaşmalarını. Kahkahalarla izledim şaşkın korkularını. Yaklaştılar. Suyun önüne kadar geldiler. Seslerini ancak o zaman duydum.

“Doktoru öldürmüş,” diyorlardı. Öldürmüş mü? Roksan yanımdaydı. Elinin sıcağı elimdeydi. Nasıl görmüyorlardı? Suya baktım. Mavisi gitmişti. Küçülmüştü. Soğumuştu. Rengi kırmızıya çalıyordu. Kan kırmızısına…

Vücudum o anda buz kesti. Yalnızca elim sıcacıktı. Elime baktım. Roksanın kanlı eli, elime kenetlenmişti. Onu dudaklarıma götürdüm. Öptüm, öptüm, öptüm… Öpmelere doyamayıp ısırmaya başladım. Yumuşacık tenini çiğnerken bir sürü adam üzerime atlamıştı. Onların bağırışları arasında neşeyle gülüyordum; artık ne yaparlarsa yapsınlar, Roksan’la bir olmuştum.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>