Blog

“Öyle Değil” ESRA

                                  Esra TÜRKEKUL 1968-2019

Ebediyete uğurlananlar ardından kelam etmek zordur. İçinizden birinin, zamansız gidişi sonrası yazılacak her kelime düğüm olur, zihninizi kuşatır. Hele de bu kişi yazar ise her harf önem taşır, her nokta daha da anlamlaşır.

Yakın zaman önce ebediyete uğurladığımız Esra Türkekul ile –daha doğrusu başkarakteri Berna ile- tanışmam 2013 sonbaharına denk gelmişti. Ben, ilk romanım için yayınevlerinin kapılarını arşınlarken, Esra, Berna ile birlikte İstanbul’un kadim yapılarından Kapalıçarşı’da vuku bulan bir cinayetin gizemini çözmeyi tamamlamış, okurun beğenisine sunmuştu. Yalan yok, o dönem kitabı yayınlanan herkesi kıskanıyordum. Romanını satın aldım, beğenmemek için türlü bahaneler bularak okumaya başladım.

Kıskançlığımın gizli bir hayranlığa dönüşmesi çok vakit almadı. Zaten polisiye okumaya başladığım ilk zamanlarda bile kadın yazarların erkek yazarlardan daha nitelikli polisiyeler yazdığını düşünüyordum. Esra da şaşırtmadı, romanın mizahi dili hemen içine çekti beni, olayın geçtiği mekânlar ise tam da yarattığı tiplerin soluk alabileceği, ete kemiğe bürüneceği yerlerdi. Romanın, bahsetmeden geçemeyeceğim toplumcu yönü ise polisiye kurguyu, bir zaman sonra okuduğum söyleşisinde de diyeceği gibi “tek boyutlu karakterlerin mantıksal bulmacası olmaktan” çıkarıyordu. Ayrıca, “bu iki pipo içimlik bir muamma” diyen bir dedektifin olmaması, beni daha da keyiflendirmişti.

2017 yılının bahar ayında, İstanbul’daki polisiye yazarları toplantısında Esra’yla tanışma şerefine nail oldum. U şeklindeki masaya yaklaşırken ayaklarım titriyordu. Daha önce kitaplarını hayranlıkla okuduğum yazarlarla tanışacak, mümkün olursa aynı çatı altında bir araya gelecektik. Hem heyecanımdan hem de utangaçlığımdan olacak, kendimi tanıtıp boş bir sandalyeye oturdum. Saat iki yönümde, benden ve önyargılarımı yıkacağından habersiz oturuyordu Esra.

Önyargı dedim ya, anlatayım. Bir hastalık mı, rahatsızlık mı, alışkanlık mı bilmem, okuduğum kitaplardaki ana karakterleri yazarları ile özdeşleştirir, yaratıcısından izler taşıdığını düşünürdüm. Esra’yı gördüğümde Berna ile benzeşmediğini hemen fark ettim. Bir kere görünüm itibariyle narindi, Berna gibi “şişko” değildi. Kaygı krizlerine girdiğine dair en ufak bir ibare görünmüyordu, depresiften ziyade mutluydu ve kesinlikle kompleksli değildi. Evet, bir dönem turist rehberliği yapmıştı Berna gibi, o da bir tesadüften ibaret olmalıydı. Önyargılarım yerle yeksan olmuştu, evet masadaki hiç kimse yarattıkları karakterlere benzemiyordu.

Akan saatlerle tanışmış, konuşmuş ve tartışmaya başlamıştık. Ben ayağa kalkıp konuşmaya başladığımda ne anlattığımı çok hatırlamıyorum ama Esra’nın konuşmam arasında, “Öyle değil” dediğini unutmamışım. Evet, öyle değildi, anlamsız önyargılarla, çokbilmişliklerle yola çıkarsak farkına varamayacağımız gerçekler vardı. Bir insanı tanımak, hakkında fikir yürütmek için yazdıklarını okumak yetmiyordu. Çok daha fazla bilgiyi, duyguyu paylaşmak gerekiyordu.

O günden sonra Esra ile ara ara, biraz da birliğimizin çalışmaları bağlamında irtibatımız oldu. Geçen süreçte sıkı dost olduğumuzu söyleyemem; iki meslektaş, benzer sıkıntıları yaşayan iki insan, aynı dertlerden muzdarip iki hasta olarak bir şeyler paylaştık ve Berna’nın fiziksel özelliklerini olmasa da psikolojik altyapısını Esra’dan aldığını düşünmeye başladım. Belki de Esra, gitgide Berna’ya dönüştü.

Ne olursa olsun, Esra vicdan sahibiydi. Ülkemizde nesli gittikçe azalan hassas insanlardandı, canlılığı, canlıları seviyordu. İyi bir yazardı, samimiydi. Son dönem yaşadıklarını saymazsak, bence mutluydu, mutlu olmaya çalışıyordu. Ya da ben büyük bir yanılgı içerisindeydim, bilemiyorum.

Onun artık aramızda olmadığını öğrendiğimde düşünmeye çalıştım: “insan ölünce, neyin önemi kalıyor?” diye sordum, kendi kendime. Kitaplarından birine uzanıp sayfaları araladım ve gözüme çarpan ilk cümleyi okudum: “Bir yıldır annemin evinde geçirdiğim durağan yaşantımı, ayda birkaç kez kesintiye uğratan bu günlük İstanbul turlarına çıkmak için her seferinde kendimi adamakıllı zorlamam gerekiyordu.” Berna oradaydı, lobideki koltuklardan birine oturmuştu. Raftaki kitapları, okuduğum bu cümle ve Berna’nın kitabın içindeki varlığı sorumun cevabıydı. İnsan öldüğünde, ardında bıraktıkları kişiyi önemli ve değerli kılıyordu.

Bu yüzden olacak, metni kaleme alırken Esra’nın bana bıraktıklarını düşündüm. Gülümsemesini, Berna’nın o olmadığını iddia ederken ki kahkahalarını, polisiye edebiyat üzerine konuşmalarımızdaki tutkusunu, bilmeceyi çözme arzusunu, babasının ölümü sonrası başsağlığı dilediğim telefon konuşmasında “kurtuldu” deyişindeki sızıyı… Ve Allah kahretsin ki “öyle değil” deyişini. O yüzden neredeyse ezbere bildiğim biyografisini yazmadım, bana bıraktıklarını bilin istedim.

Esra, bana bunları bıraktı, edebiyat âlemine iki roman, polisiye dünyamıza “kendi gibi” bir karakter. Sıkıca örmeye çalıştığımız birliğimizde bir ilmekti, söküldü, koca bir delik açarak gitti. Hayatımdaki keşkelere bir yenisini ekleyerek gitti Esra. Ona, “Öyle değil, Esra” diyemeden gitti…

Devrin daim olsun Esra, zaten azdık, bir kişi daha eksildik.

Doruk ATEŞ                                

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>