Blog

OĞUZHAN ASLAN “ÜÇ MUSA” RÖPORTAJI

OĞUZHAN ASLAN

“ÜÇ MUSA”

POLİSİYE YAZARLARI BİRLİĞİ

2020 KRİSTAL KELEPÇE ÖDÜLÜ FİNALİSTİ

Ekin Açıkgöz

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği farklı uzmanlıklara sahip, çeşitli meslek gruplarından yazarları bünyesinde barındıran, renkli bir topluluk. Her yazar ile keşfedecek farklı dünyalar var. Oğuzhan Aslan da konusunda makale ve yayınları bulunan, vergi mevzuatı uzmanı bir avukat. Üç Musa onun bu uzmanlığını fırtına gibi bir maceraya dönüştüren, etkileyici bir polisiye roman.

Kitaba ismini veren üç Musa’dan ilki, aynı yazarımız gibi avukat olan Ali Musa. Tam paraya ihtiyaç duyduğu zamanda, Hocası Cengiz’in yönlendirmesiyle, naylon faturacılıktan başı dertte olan bir şirketin vekaletini üstleniyor. Fakat Ali Musa işi yazıhane avukatlığında bırakmıyor ve adeta bir dedektifmişçesine olayı çözmek için memleketi Malatya’ya gidiyor. Malatya aynı zamanda Ali Musa’nın geçmişindeki karakterlerle de tanıştığımız mekân: arasının iyi olmadığı dayısı, hiç görüşmediği babası (ki babası da ikinci Musa olan Ahmet Musa) ve eski aşkı Leyla.

Roman ilerledikçe, Ali Musa’nın içine düştüğü macera basit bir fatura sahteciliği olmaktan çıkıp teolojik göndermelerle dolu, cemaatlerle ilişkili, büyük bir suça doğru sürüklüyor bizi. Nitekim Ali Musa kendisini kanlı bir cinayetin olay yerinde bulunca, sahneye üçüncü Musa olan Başkomiser Musa giriyor.

Oğuzhan Aslan, Dan Brown ve Glenn Meade gibi yazarların kurgularında gördüğümüz, varlığıyla dinî öğretileri yalanlayarak maceranın temeline oturan, çoğunlukla roman boyunca iyi-kötü rakip cephelerce ölümüne aranan, gizemli ve antik, kutsal objelerin etrafına örüyor hikâyesini: Meğerse peygamberlerin resimleri varmış ve gizli cemaatler yüzyıllardır bu resimlerin peşindeymiş! Açıkçası ben bu fikri İslami coğrafya için çok yaratıcı buldum ve peşinden sürüklendim.

Lakin peygamberlerin resimlerine ulaşmak için biraz beklememiz gerekecek. Çünkü Üç Musa aslında bir üçlemenin ilk kitabı ve macera İki İsa ile devam edecek. Oğuzhan’ın İki İsa’yı yazmak için elini çabuk tutmasını diliyor ve Kristal Kelepçe 2020 ödülleri arasında en beğenilenler arasına giren tek erkek yazar olması hasebiyle (çünkü polisiye platformunda kadın kalemlerle mücadele çok çetindir) kendisini kucaklayarak tebrik ediyorum.

 

Röportaj – Oğuzhan Aslan

 

1-Önce sizi biraz tanıyalım. Edebiyat geçmişiniz ve varsa etkilendiğiniz yazarlardan bahseder misiniz biraz?

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuyum. Daha sonra Kâtip Çelebi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Maliye’nin alt dalı olarak Vergi Hukuku ve Vergi Hukuku Uygulamaları bölümünde yüksek lisansımı tamamladım. İzmir Barosu’na kayıtlı olarak serbest avukatlık yapmaya devam ediyorum. 2015 yılında Kıyamet Günlüğü / Kayıp Hanedan adına polisiye türde bir novellam piyasaya çıktı. Polisiye edebiyat camiasıyla tanışmama vesile olan çalışmam budur. Akabinde 221B Dergisi’nde bir öyküm yayınlandı ve nispeten polisiye edebiyat emekçileri arasında kabul gördüm. Türkiye Polisiye Yazarları Birliğinin, kurulduğu günden beri üyesiyim. Birlik tarafından derlenen Kanlakarışık adlı öykü kitabında da bir öyküm bulunmaktadır. Çeşitli edebiyat mecmualarında ve sitelerinde polisiye öyküler ve denemeler kaleme aldım. Cürmümeşhut adlı yarı akademik, yarı derleme tarzındaki KDY etiketiyle çıkan kitapta da hem derleyen ve hem de editör olarak yer aldım. Nihayet ilk romanım Üç Musa 2019 yılı Kasım ayında piyasaya çıktı. Edebiyatla rabıtam hep polisiye üzerine oldu. Ama klasik polisiye anlayışını terk ederek suçlunun değil, suçun peşinde gitmeyi tercih ettim. Bu yüzden de örnek aldığım ya da etkilendiğim bir yazar yok. Çünkü okuduğum, tanıdığım, tahlil ettiğim yazarlardan daha farklı bakıyorum polisiye edebiyata. Etkilendiysem bile muhtemelen olumsuz anlamda olmuştur ki kendi çizgimi belirlemeye karar verdim.

 

2-Son romanınıza geçelim. Roman ve başkahramanınızın esin kaynağı ve yazma süreci hakkında bilgi verir misiniz? Üç Musa’nın araştırma süresi nasıldı ve yaratılması ne kadar vaktinizi aldı? Yazma sürecinde etkilendiğiniz olaylar ve çözmekte zorlandığınız düğümler oldu mu? Bunları nasıl çözdünüz?

 

Son kitabım Cürmümeşhut bir polisiye atölyesidir. Hatta polisiye edebiyata bir başkaldırıdır. Zira cinayet olmadan da polisiye yazılabileceğini göstermek için kaleme alınmıştır. Ama ben Üç Musa adlı romanımı sorduğunuzu sanıyorum. Az evvel de söylediğim gibi vergi hukuku konusunda daha fazla kafa yoran bir avukatım. Uzmanım demek haddime değil ama alakam bu yönde. O yüzden de mali niteliği olan suçların sebepleri ve sonuçlarına daha aşinayım. Bilgimi bir şekilde polisiye türde bir kitapta öyküleştirmek istedim. Bu amaçla yola çıktım. Kitabı aşağı yukarı üç senede bu hale getirebildim. Çünkü kitabın ilk versiyonu tamamen bir vergi suçu üzerine inşa edilmişti. Bu yüzden hiçbir yayınevi kitabın bu haline ilgi göstermedi. “Cinayet yoksa polisiye yoktur,” gibi çarpık bir yaklaşım sergilediler. Oysa “crime fiction” denince akla sadece cinayet gelmesi abes değil de nedir? Belki de o dönemde daha dik durmam gerekirdi ama çaylak kategorisinde olduğum için isyan etmek, direnmek yerine boyun eğmeyi seçtim. Mali suçtan vazgeçmeden, ezoterik bir cinayet tasarladım ve iki suç tipini bir öyküde harmanladım. Hikâyede zorlandığım şey kurgusu değil, mali suç polisiyesini kabullendirememek oldu diyebilirim.

 

3- Polisiye, tüm dünyadaki okurlar arasında oldukça popüler bir tür. Sizce okurları özellikle polisiye türünde eserler okumaya iten şey nedir? İyi bir polisiye romanın olmazsa olmazları nelerdir?

 

Polisiyenin dünyada ilgi gören biri tür olduğu tartışmasız olsa da Türkiye’de polisiyenin ilgi görüp görmediğine dair sayfalar dolusu şey anlatabilirim. Üstelik bunların birçoğu da muhtemelen bugüne kadar konuşulmamış ya da konuşulmuşsa bile kapalı kapılar arkasında, fısıltıyla konuşulan şeyler olur. Türkiye’de polisiyenin ilgi gördüğü falan yok. Bu tamamen kendimizi inandırmak istediğimiz bir rüyadan, yalandan ibaret. Polisiye çok ilgi görüyor diye beylik laflar etmek kolay. Vaktiyle işin iç yüzünü görmeden evvel ben de bu yalana inanmış, bu beylik lafları etmiştim. Ama kitap okuduğuna emin olduğunuz nitelikli okurlar arasında bir anket yapıp şunu sorun: Kaç polisiye yazarı tanıyorsunuz? Belki bir, belki de iki kişinin adını vereceklerdir. Onlar da iyi polisiyeci oldukları için değil, piyasa aktörleri tarafından öyle gösterildikleri, pazarlamaları bunun üzerine yapıldığı, yayınevi o isimler üzerinden çok para kazandığından bu şekilde reklamını yaptırdığı için biliniyorlar. Okurlar bu yüzden sadece onların isimlerini verebiliyorlar. Oysa Poyabir üyesi yüzden fazla polisiye yazarı, üye olmayan da bir bu kadar daha yazar var. Az evvel ifade ettiğim parlatılmış üç beş kişi dışındaki en bilinen, polisiyeci olduğu tescillenmiş yazarların kitapları kaç baskı yapıyor? Satılan yahut basılan kitapları kaç binlerle ifade edebiliriz? Emeği ve mesaisi polisiye üzerine olan kaç yazar hayatını sadece yazarlıkla idame ettirebiliyor? Kaç yayınevi polisiye roman basmaya yanaşıyor? Basanların kaçı yazarının arkasında duruyor? Yüzlerce polisiye roman ve bir o kadar polisiye roman yazarı olduğu halde kaç tanesi D&R gibi tekelleşmiş, pazara hükmeden kitapçıların raflarında yer bulabiliyor? Hangi polisiye yazarları bu alanı kısır bir grubun tekeline sokma gayreti içinde? Hangi yayınevleri tekerine çomak sokulmasın diye yerli polisiyeyi belli yazarların etrafında döndürme çabasında? Kimler, hangi ilişkilerini kullanarak polisiye edebiyat emekçisi olmadığı halde bu alanda panellerde, eğitimlerde, gazetelerde, sosyal medya hesaplarında ahkam kesebiliyor? Hangi yazarlar aynı alanda kalemde oynatan yazarların yüzlerine gülücükler dağıtırken arkalarından onları kötüleyen, eleştiren hatta iftira eden bir ruh haline bürünüp okunmalarının, dinlenmelerinin, kitaplarını bastırabilecekleri bir yayınevi bulmalarının önüne set çekiyor? Türkiye’de polisiye edebiyatı gerçekten bilen, tanıyan kaç tane editör var? Kaç yayınevi yazarına doğru düzgün telif ödüyor? Hangi edebiyat buluşmalarında sırf popülerdir diye bazı isimler yazarların önüne geçirilip parlatılıyor da yazarlar ikinci plana atılıyor? Maddi veya manevi talepleri karşılık bulmadığı için taleplerine karşılık vermeyen yazarları kinle, öfkeyle ve iftirayla yerin dibine sokan, belli isimler tarafından bu korku sebebiyle mecmualarında kendilerine köşeler açılan, okur mu yoksa kısır günü müdavimi mi olduğu belli olmayan ama buna rağmen el üstünde tutulan, paye verilen, baş tacı edilen, eleştirmen ilan edildiği halde sıradan birer “bookstagram” olanlar kimler? Bunların yazarlara ve polisiye edebiyata verdiği zararlar neden dile getirilmiyor? Kendisine yazar ajanı diyen hangi isimler, yerli polisiye yazarlarından aldıkları paraları cebe attıktan sonra telefonlarına bile çıkmıyor? Bu sorulara eğip bükmeden, bugüne kadar sarıldığımız yalanlarla kendimizi kandırmadan, dosdoğru cevap verecek olursak Türkiye’de başta yayınevleri olmak üzere okuyucular arasında yerli polisiyeye ilginin yok denecek kadar az olduğunu görebiliriz. Edebiyat piyasası süslü cümleler arasında kendi kadrolarını devşirme gayreti içindeki misyonerlerden kuruludur. O yüzden de perişan bir pazarın kuytularda kalmış hevesli Don Kişotlarıdır yerli polisiye yazarları. Gerisi lafügüzaf. İyi polisiye romanın olmazsa olmazları meselesinde ise ahkam kesmesi gereken ben değilim. Eğer öyle olsaydı yarışmada 6. değil, 1. olurdum.

 

4- Polisiye roman yazmanın, aynı anda hem suçlunun hem de dedektifin/polisin aklının içine girerek düşünmeyi gerektirdiği söylenir. Katılıyor musunuz? Bir polisiye yazarı olmanın en sevdiğiniz tarafları nelerdir? Başkalarının romanınız hakkındaki yorumları sizi nasıl etkiler? Son romanınız ile ilgili nasıl yorumlar aldınız?

 

Soruya sondan başlayarak cevap vereyim: Son romanımla ilgili başta kendim olmak üzere çoğu kişiden iyi yorumlar almadım. Hiç de yadırgamadım. Tevüccüh gösterip dereceye girdiğim için benimle bu röportajı yapıyorsunuz ama 6. olmak bana göre bir derece sahibi olmak değildir. Yorumların neden iyi olmadığını da anlatayım: Kitabımı tamamladıktan sonra birkaç yayınevinde şansımı denedim. Sosyal medya hesaplarımda o dönemde yeterli takipçimin olmaması, sansasyonel bir kişiliğimin bulunmaması, pazarı tekelleştiren müptezellere mabadımı bayrak etmemem gibi sebepler başta olmak üzere, piyasa şartları ve kitabın satıp satmayacağı noktasındaki ticari endişeler yüzünden kabul görmedim. Sonrasında bir yazarlık ajansı diyebileceğimiz grubun o dönem verdiği ilan üzerine değerlendirmeleri için çalışmamı onlara gönderdim. Burada kitabımı okuyan arkadaşlar, temasta oldukları ve kitabı çıkartabilecekleri yayınevinin mütedeyyin bir yönetim anlayışı ve okur kitlesi olduğunu, kitapta geçen rakı sofralarının, küfürlerin hoş karşılanmayacağını, hikâyeyi beğendiklerini ama hikayenin geneli bakımından öykü akışını bozmayan bu kısımları sansürlersem yayınevine sunabileceklerini söylediler. Yukarıda da dedim ya, belki de dik durmam gerekirdi bu süreçte. Duramadım. Kabul ettim ve kitabı sansürledik. Rakısı olmayan ama alabildiğine meze dolu rakı sofraları olan, küfürlerin Amerikanvari “kahretsin” kategorisinde sansürlendiği yavan bir metin çıktı ortaya. Şu kısmı yanlış anlaşılmasın; bana bunu telkin eden arkadaşlara kızmıyorum. Eleştirmiyorum da. En nihayetinde onlar bir şekilde kendi yolumu bulmamı sağlayacak bir ilk adımı atabileceğim fırsatı değerlendirmemi sağlamak istediler. Buna rağmen yayınevi kabul etmedi. Herkes düzeni değiştirmek için direnecek değil elbette. Bazıları da düzenin içinde yaşamaya çalışma peşinde. Her neyse; kitaba ve yazarlığa dair heveslerimin diplere geldiği bir noktada, kendisi de yazar olan ve yeni bir yayınevi kurduğunu söyleyen arkadaşımızla kesişti yolumuz. Kitaba da bana da hakkımı vereceğini taahhüt etti. Ben de kitabın sansürlü son halini ona emanet ettim. İyi mi ettim? Etmedim. Evet, kitap çıktı. Peki nasıl? Özensiz, disiplinsiz, berbat bir kapak, kötü bir mizanpajla. Kitaba gelen eleştirilerin en büyüğü de bunlar üzerine. Düşünün, sansürlerken gözümüzden kaçmış olacak, karakterlerden biri soda içerken bir anda bira içmeye başlıyor. Yahu soda mı bira mı arkadaş? Hiç okumaz mı insan basacağı kitabı? Hadi biz halt ettik, sansürlerken atladık da kitaba verilen kıymet bu mudur? Hepsi bu da değil. Bilen bilir; bir kitap çıkacağı zaman kapak konusunda yayınevi evvela yazarın fikrini alır. Kapak, yazarla birlikte oluşturulur. Bana böyle bir fırsat bile tanınmadı. Bir sabah uyandım ve yayınevinin sosyal medya hesabında kapağın paylaşıldığını gördüm. Hepsi bu kadardı. Sonrasında bahaneler, bahaneler, bahaneler… Sıfır tanıtımla piyasaya giren, birçok ilde kitapçıların yolunu bile bulamayan, hâlâ nerede, nasıl satışta olduğunu bilmediğim, hatta kaç sattığını bile bilmediğim bir kitaptır Üç Musa. Üstelik kurgularken bir üçleme olarak tasarlamış, İki İsa ve Bir Muhammed adlı devam kitapları ile hikâyeyi sürdürmeyi amaçlamış, bunu da duyurmuştum. Koca bir hayal kırıklığı olan Üç Musa’dan sonra üçlemeyi devam ettirmek gibi bir hevesim kalmadı. Vazgeçtim. Kıymet verip okuyanlar oldu, sağ olsunlar. Okuyanlara taahhüt ettiğim devamı getirmeyeceğim için özür dilerim. Denemedim sanılmasın. Yayınevinin elinden kitabı kurtarabilseydim, başka bir yayınevinde sansürlenmeden, yeniden baskıya girebilseydim belki devam kitaplarını da yazardım. Sorunun başına dönecek olursak; polisiye yazarı olmanın sevilecek yanı nedir, bilmiyorum. Benden başka röportaj yaptığınız kim varsa muhtemelen bu soruya cevap verip sevdikleri şeyleri sizlerle paylaşmıştır. Yazarlık sevilecek iş midir? Bence değildir. Yazarlık bir mecburiyettir. Sesini duyurma isteğinin dayattığı bir mecburiyet. Sancılı bir süreç. Sevdiğimden değil, kendimi mecbur hissettiğimden yazıyorum. Sevmediğim tarafı da bu.

 

5- Polisiye türünde okur ve izleyicilere tavsiye edebileceğiniz, mutlaka okumalı ve izlemelisiniz diyebileceğiniz kitap, film veya diziler var mı? Hangileri ve ayrıca, Türk polisiyesi için görüşünüz nedir?

 

Yirminci sayfasına kadar sıkılmadan okuduğunuz her kitabı okuyun; yirminci dakikasına kadar sıkılmadan izlediğiniz her filmi, diziyi izleyin. Yarım bıraktıklarınıza dönün. Yeni kitaplar, filmler, diziler, seyirlerden evvel, eksiklerinizi, eskilerinizi tamamlayın. Çok eminim ki okunmadan kapatılan kitaplar, yarıda bırakılan filmler ya da diziler vardır herkesin hayatında. Ben hayatta hiçbir şeyi eksik bırakmadım. Bu röportajı okuyup da kulak verecek olan varsa da tek tavsiyem bu olur. Yarım bırakmayın. Tamamladığımız kadar varız.

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunu Gereği Yasal Uyarı; Bu kitap tanıtım metni ve röportaj, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği tarafından hazırlanmış olup tanıtım amaçlı kullanılacak kısa alıntılar haricinde TPYB Yönetim Kurulu izni olmaksızın kopyalanması, çoğaltılması ve başka yerlerde yayınlanması yasaktır.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>