Mabet (Kari-a I)

Birinci Gün

1 Aralık 2012, Cumartesi

04:47 Başkomiser’in Evi

Camii Kebir Mahallesi, Muğla

Rüyasında, durgun bir denizde yürüyordu. Masmavi deniz üzerinde ışığı takip ederek ilerliyordu. Denizin ne başlangıcı ne de sonu vardı. Deniz sonsuzdu.

Müezzinin sesi, zihnine keskin bir bıçak gibi saplandı.

  • Hayya alel felah…
  • “O ilerledikçe, denizin üzerine düşen gölgesi de uzuyordu. Aydınlığın kaynağını görmek için etrafında döndü; güneş yoktu, ışığın kaynağı yoktu… Her taraf parıldıyordu! Gerisingeri koşmaya, gölgesini oluşturan ışığa ulaşmaya çalıştı.” Uyanıyordu.
  • Essalatü hayrum minan nevm

Gözlerini açtı, oda karanlıktı. Sol elinin üzerinde doğruldu. Perde aralığından içeri ulaşan sokak lambasının ışığına baktı. Çocukluğunda annesinin, divan üzerinde cama yaslanarak ezanı bekleyen halini hatırladı. Saatlere, zillere ve alarmlara ayarlanmadan önce hayat bu sese göre yaşanıyordu. Dünya değişirken insanların ezan sesini de kirlettiğini düşündü.

  • Essalatü hayrum minan nevm…

Sabah ezanından korktuğu zamanlarda; ona güven veren annesinin, divan üzerindeki silueti şimdi yoktu. Alacakaranlıkta duyduğu bu mistik sesten ürktü. Bedeni, rüyasındaki denizin ortasında ruhunu teslim edecekmiş gibi gerildi. Müezzinin sesi oda içerisinde yankılanırken ayağa kalktı. Annesini taklit edercesine soğuk cama yüzünü yasladı. Boş sokağa düşen yağmur tanelerini izleyerek ezanı dinlemeye koyuldu.

  • Allah-u ekber, Allah-u ekber, La İlahe illallah.

Saat sabahın beşiydi. Gök gürültüsüyle karışık yağmurun düzenli tıkırtısı devam ediyordu. Camlara, balkonlara, taş kaldırımlara çarparak dağılan damlaların sesi karanlık odada yankılanıyordu. Gecenin karanlığında dışarı, asırlık cami minaresinin kopkoyu karaltısına dikkatle bakıyordu. Boşlukta sallanan bir ışık huzmesi gözlerinin önüne geldi. Bu parlak ışık, sanki yakıcı ışınlarını yansıtacak bir ayna arıyordu.

Gözlerini ışıktan sakındı. Eliyle alnını sıvazladı ve bezmiş bir halde içini çekti. Tam o anda cep telefonunun sesi duyuldu. Karanlık odada ürkek adımlarla ilerleyerek telefonunu komodinin üzerinden aldı.  Ekrana baktı. Numarayı tanımıyordu.

Sessiz odaya cızırtılı bir ses dalgası yayıldı.

  • Halil Başkomiser?

Cevap vermedi! Ses çok uzaktan, adeta gençliğinden geliyordu.

  • Siz, Başkomiser Halil Tunca değil misiniz?
  • Evet benim.
  • De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur!
  • Ne diyorsun be adam!?

Telefon aniden kapandı. Numarayı aradı, cevap yoktu. Telefonu silahının yanına, komodinin üzerine koydu. Yatağa öylesine uzandı. Birden rüyasındaki deniz tekrar belirdi. Bir adam sesleniyordu; “Samed”… Sözcük Arapçada; “Hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendisine muhtaç olan” demekti. Neden Arapça? Kulağına gelen ses, telefondaki adamın sesiydi. Çıldırıyor muydu? Adamın söylediklerini düşündü. Hatırlıyordu. Kuran-ı Kerim’in sondan üçüncü suresi, El-İhlâs…

Rüyaya geri dönebilmek için gözlerini kapattı. Yatağında hareketsizce yatıyordu. Sanki, bir mezarda savunmasızmış gibi kolları iki yanındaydı. Zihni başka bir görüntüyle uğraşıyordu. “Bir su birikintisinin üzerine düşen yağmur damlalarının sesini duydu. Küçük ayakları yağmur tanelerinin hızından korkar gibi hareketlendi. Toprak yoldaki küçük su birikintilerine basmamaya özen göstererek koşmaya başladı.” Telefon tekrar çaldı. Arayan Emniyet Müdürlüğü santraliydi. Biraz bekledikten sonra açtı.

  • Efendim?
  • Amirim ben polis memuru Ömer. Sabahın bu saatinde rahatsız ediyorum ama Milas Uzunyuva semtinden bir cinayet ihbarı aldık. Karakol ekipleri olay yerine geçiyor. Nöbetçi emniyet müdürümüz olaydan haberdar edilmenizi istedi. İhbar metnini telefonunuza mesaj olarak geçiyorum.
  • Tamam Ömer. İhbar nereden yapılmış?
  • Numara, Milas’a bağlı Fesleğen Köyü İlköğretim Okulu’na ait, bir ekibi kontrol için gönderdik.

Polis memuru konuşmayı bir an önce bitirmesi gerekiyormuş gibi telefonu kapattı. Halil bir süre kıpırdamadan durdu. Göz kapakları yavaş yavaş indi. Zihninde biraz önceki görüntünün devamı belirdi: “Mısır tarlasının içinden elinde Kur’an-ı Kerim, köy camiine doğru koşuyordu.” Görüntüden kurtulmak için gözlerini açtı. Görüntü devam ediyordu: Bağdaş kurduğu rahle önünde kısık sesle Kuran Öğreniyorum kitabından bir sureyi okuyordu.” Hızla yataktan kalkarak lambayı yaktı. Okuduğu sureyi dün gibi hatırlıyordu; El-İhlâs…

Birkaç dakika içerisinde hazırlanarak evden çıktı.