Blog

İçimde Çok Kişilik Var

İçimde Çok Kişilik Var

Yazar Robert Louis Stevenson’un yarattığı bir kurmaca karakter olan Bay (Edward) Hyde, uygar dış görünüşümüzün altında yatan kötü, çirkin ve yasadışı işlere eğilimli güdülerimizin, Freud’un ‘id’ olarak tanımladığı ilkel benliğimizin vücut bulmuş hâlidir. Zevk temelli istekler ve aşırı ısrarcı içsel enerjinin çıkış noktası olan id’in ana kaynağı cinsellik, açlık gibi ihtiyaçların ve hazzın doyurulmasıdır.

Hiçbir sosyal kuralı önemsemeyen bu içgüdü, cinsel arzularının anında yerine getirilmesini talep eder ve kıyametin koptuğu yer de işte buradadır. Uygar ve akıllı bir insanın, sırf hayvani zevklerini doyurmak için saldırgan bir yaratığa dönüşmesinin arkasındaki motifi Freud bu sözlerle açıklamıştır.

Dr. Sigmund Freud (1856–1939)’un psikanalitik kuramını ortaya koymasından birkaç yıl önce, 1896 yılında, Dr. Richard Von Krafft-Ebing ‘Deliliğin El Kitabı / A Textbook of Insanity’ isimli eserinde, konuyla ilgili gizemin perdesini aralamış ve şehvet cinayeti, merhametsizliğin güçlendirdiği şehvet gibi ‘katilce’ terimler literatüre o dönemde girmiştir.

Seri cinayetlerin arkasındaki itkileri arayan teoriler üreten çağdaş uzmanlar, ürettikleri ‘antisosyal kişilik bozukluğu’ gibi kavramlara yenilerini eklemekte sakınca görmemişler, bu tanımların ceza hukuku çerçevesinde ortaya çıkarabileceği sorunları göz ardı etmişlerdir. Daha sonraki yıllarda, ‘çoklu kişilik bozukluğu / multiple personality disorder’ olarak dizinlenen ‘Dr Jekyll ve Mr Hyde’ sendromunun teşhis edilmesi son derecede güçtür, zira bu ender görülen psikopatinin bazı belirtileri şizofreniye, bazıları da bipolar davranış bozukluğuna benzemektedir.

Kişinin içinde iki ya da daha çok sayıda karakterin var olabileceğini iddia eden bu rahatsızlığın altyapısında temel bir kimlik bulunur ve kalıcı olan kimlikle ters ve uyumsuz olan diğerleri —tetikleyici bir gerilim sonucunda— zihnin kontrolünü bir süreliğine ele geçirir. Hastalığın yaygın fiziksel belirtileri arasında; uyurgezerlik, kontrolsüz öfke ve başka insanlara düşmanlık duyma, ani bilinç kaybı ve yoğun baş ağrısı nöbetleri vardır. Davranış tutarsızlığı, öfke nöbetleri, sinirli olma hâli, ihanet ve fahişelik eğilimi, abartılı kösnüllük, aşırı şüphecilik, sosyal ortamlara uyumsuzluk gibi psikotik arazlar da bu belirtilere eşlik eder. Hastalar şizofrenikler kadar çok sanrı görmeseler de kafalarının içinde sesler duyar ve uyaranlarla iletişime geçmek isterler.

Psikiyatristlerin çoklu kişilik bozukluğu olarak tanımladıkları bu marjinal psikopati, esasında 19. Yüzyıl Avrupa’sında yaşamış seri katillerin savunma avukatları tarafından ‘adli mesele’ olarak mahkeme gündemine getirilip sık sık tartışılmıştır. O tarihlerde ‘seri katil’ terimi henüz hiç duyulmamış bir kavram, çoklu kişilik bozukluğuysa ismi konmamış, varlığı dahi müphem bir ruh hastalığı olarak görülüyordu. Avrupa’daki önemli psikiyatrlar ile adli tıpçıları karşı karşıya getiren karmaşık dosyalardan biri de, Fransız Karındeşeni Joseph Vacher davası, bilinen ilk çoklu kişilik bozukluğu vakasıdır.

31 Ağustos 1895’de on yedi yaşında bir çoban, Portalier tarlada çıplak olarak bulunmuştu. Karnı deşilmişti ve cesette başka yaralar da vardı. Muayene kurbanın önce boğulduğunu gösterdi. Bu olaydan yaklaşık iki yıl sonra, 4 Ağustos 1897’de Joseph Vacher adlı bir gezgin serseri, seri cinayet kuşkusuyla tutuklandı. Vaucher ilk sorgulamasında, faili meçhul Portalier cinayetinin yanı sıra, 1894’ten beri Fransa’nın değişik yerlerindeki kanlı eylemlerini itiraf etti.

Çocukların kâbuslarına girebilecek türden bir görüntüsü olan Fransız seri katil Joseph Vacher (1869–1897) fakir bir köylü ailenin on beşinci çocuğu idi. Bilinen ilk suçunu henüz on dokuz yaşında işlemiş; iki yıl sonra askere alınmış, onbaşılığa terfi edemeyince kendi boğazını jiletle kesmişti.

Olaydan sonra, tutuklanıp yargılanan Vacher, bir akıl hastanesine gönderildi ve orada paranoid şizofreni tedavisi gördü. 1894’de akıl sağlığına kavuştuğu söylenerek taburcu edildi. Yeni akım hukuksal düzenlemelere dayanılarak alınan bu insancıl karar, özellikle Lyon kırsalındaki korkunç felâketlerin başlangıcı oldu. Joseph Vacher, birkaç harita, bir şemsiye, bir sopa, birkaç bıçak ve bir satır kuşanarak yaklaşık üç buçuk yıl boyunca dağlarda, tepelerde dolandı durdu.

Bu berduş görünümlü adam, karnı acıktığında, geçtiği köydeki bir evin önünde durup kapısını çalıyor ve ev sahibinden yiyecek istiyordu. Köylüler ona karşı insaflı ve merhametli davranıyor, istediği yiyecekleri veriyor, başka insani ihtiyaçları için ona yardımcı oluyorlardı.

Ne var ki, Vacher’in deliliği eskisinden çok daha karanlık eylemlere yönelmiş, içinde biriken anormal yüksek şehvet, en küçük bir kıvılcımla parlayan bir canavarlık ateşine dönüşmüştü. Vacher yıllar süren gezginlik döneminde —kadın ve erkek— en az on bir kişiyi katletmiş ve aç bir kurt gibi parçaladığı kurbanlarına —çoğuna öldürdükten sonra— tecavüz etmişti.

Joseph Vacher’in duruşmasında akli dengesinin yerinde olmadığı ileri sürüldü. İddiaya göre, Vacher kuduz bir köpek tarafından ısırılmış, zihni dokuz yaşında bir çocuk zihnine dönüşmüş ve içinde ikinci ve kötü niyetli bir kişilik oluşmuştu.

Vacher’in suçları işlediği sırada geçici bir cinnet geçirdiği ve karşı konulmaz hastalıklı itkileri bulunduğu iddialarını araştırdılar. Vaucher’de hiçbir kalıtsal bozukluk, beyin hastalığı ya da epilepsi izi bulamadılar. Yaptıkları tıbbi muayenede Vacher’in bu vahşîce eylemlere giriştiğinde aklının yerinde ve sağlam olduğu, eylemlerini gerçekleştirdikten sonraki döneme ait belleğinin açık ve net olduğunu kanıtladılar. Yirmi dokuz yaşındaki Fransız Karındeşeni, 31 Aralık 1898’de giyotinle idam edilmiştir.

Akıl sağlığı konusunda uzman bazı otoritelere göre, çoklu kişilik bozukluğu olarak tanımlanan hadise, şizofreninin bir türü olmaktan öte değildir ve hatta uydurma bir hastalık olarak kabul edilmelidir. Kurbanlarını avlamak üzere yöntemler geliştiren; onları iyilik maskesi altında kandıran; cesetleri, kanıtları ve suç âletlerini yok etmeye çalışan, adaletin elinden türlü yollar deneyerek kaçan suçluların cezaî sorumluluktan kurtulmak için delilik kisvesine bürünmesi, ancak kurnazlık olarak addedilebilir.

Gerçek hikâyelere benzeyen ve şöhret meraklısı psikiyatrların desteğiyle yapılan kurmaca vakaların yanı sıra, nasıl olduğu hâlâ bulunamamış, gizemi çözülememiş Dr Jekyll ve Mr Hyde olaylarına hiç rastlanmadığını iddia edemeyiz. Ne ölçüde sarsıcı olursa olsun, roman ve filmlerde rastladığımız türden gizli hayatlar süren çoklu kişilik bozukluğu hastalarından hiçbirinin yaşamöyküsü, Amerikalı psikopat katil Ted Bundy’ninki kadar dehşet uyandırıcı değildir.

70’li yılların sonunda, sıradan ABD vatandaşları, ilkokul döneminde biraz utangaç olmakla birlikte cin gibi bir çocuk, Washington Üniversitesi’ndeyse parlak bir hukuk öğrencisi, yakışıklı Ted Bundy’nin yirmi sekiz genç kadını öldürmüş korkunç bir seri katil olduğunu öğrendikleri haberlere inanmak istememiş ve belki de bunun abartılı bir komplo teorisi olduğunu düşünmüştü.

Çağdaş seri katillerinin öncül örneği kabul edilen Bundy o kadar çekici ve sevimliydi ki, onunla tanışan genç kızlar çok kısa bir süre sonra onun —bir ipekböceği kozasının kelebeğe dönüşmesine benzer şekilde— başka bir kişiliğe bürünüp canavarlaşmasına tanık oluyor ve sonrasında onun akla hayale gelmeyecek kadar korkunç işkencelerine maruz kalıp çırpına çırpına ölüyorlardı.

Ted Bundy’nin hayatı bir Dr Jekyll ve Bay Hyde hikâyesi gibiydi. Temiz görünüşlü bir üniversite öğrencisi gibi durduğundan, kadınlar hiç tereddüt etmeden arabasına biniyor ve sonra da kendilerini ölümcül bir psikopatla karşı karşıya buluyorlardı.

Bundy’nin içindeki canavar ilk olarak Washington Üniversitesi’nde öğrenciyken ortaya çıkmıştı. 1974’de, yedi ayda yedi kadını öldürdü. Daha sonra Seattle’dan Salt Lake City’ye taşındı ve oradaki hukuk fakültesine kaydoldu. Yeni şehrinde kendisini parlak siyasî geleceği olan, genç bir Cumhuriyetçi olarak tanıttı, sosyal etkinliklere ve üniversite kulübündeki spor faaliyetlerine katıldı. Bu görünüşün altında kana susamış bir yaratık olduğunu kimse anlayamadı.

Bölgedeki genç kadınlar ortadan kaybolmaya başlamıştı. Ted Bundy bir yandan da Colorado’ya yolculuklar yapıyordu. Burada da beş genç kadın peş peşe sırra kadem bastı. Salt Lake City’de bir polis şefinin kızını öldürmesi, Bundy’nin sonunun başlangıcını hazırladı. 1976’da cinayet şüphesiyle tutuklandı, fakat adliye binasındaki bir pencereden kaçmayı başardı. Tekrar yakalandığında, bu defa nezarethanenin hücresinin tavanında bir delik açarak firar etti.

Ocak 1978’de Florida’da bir kez daha ortaya çıktı. Artık içindeki canavar, zihninin kontrolünü bütünüyle ele geçirmişti. Geceleri genç kadınların odalarına giriyor ve manyakça bir öfkeyle saldırıyordu. Bundy’nin sonunu getiren eylemi, duyduğu şehvet sarhoşluğuyla son kurbanlarının baldır ve göğüslerini ısırması oldu. Florida polisi onu çalıntı bir araba kullanmaktan tutuklayınca, diş izlerini kurbanlardaki izlerle karşılaştırıp eşleştirdi. Sonuç uyumlu ve kesindi.

Eski hukuk öğrencisi Ted Bundy, mahkemede kendi savunmasını kendisi yaptı. Bütün cinayetlerini içindeki kötü kişiliğinin işlediğini, kendisininse tamamen masum olduğunu iddia etse de jüriyi buna ikna etmeyi başaramadı, ancak ölüm cezasına mahkûm olduğu halde infazını on yıl geciktirdi.

Bundy 24 Ocak 1989’da elektrikli sandalyede ruhunu yaradana teslim ederken, son sözleri “Aileme ve arkadaşlarıma sevgilerimi iletmenizi istiyorum” olmuş, uzun yargılama ve infaz bekleme sürecinde kimse onun gerçek yüzünü görememiştir.

İşlediği suçları içinde var olduğunu iddia ettiği kötü ruhlu kişiliğinin üzerine atarak davadan yırtan —beraat eden— ilk insan, ABD’li suç makinesi Billy Milligan (1955-2014)’dır. Bir komedyen ve kumar hastası olan babasının intiharı ve annesinin de yaptığı sorunlu evliliklerin neticesinde Billy, daha beş yaşındayken üç kişiliği birden idare etmeye başlamış ve yaşadığı aile travmaları devam ettikçe bu kişiliklere her geçen gün yenisi eklenmiştir.

Üvey babası, ona henüz sekiz yaşındayken cinsel istismarda bulunmuş, sonucunda, zaten yolunda gitmeyen aile hayatının bünyesinde oluşturduğu psikolojik bozukluk son raddeye gelmiştir.

Billy Milligan yirmili yaşlarındayken işlemeye başladığı silâhlı soygun ve tecavüzlerin ertesinde tutuklandı. Islahevinde iki yıl kaldıktan sonra şartlı tahliye edilen Billy Milligan, çıktıktan birkaç ay sonra üç kadına daha tecavüz etti,  çocuk kaçırma, ağır soygun ve başka tecavüz suçları işledi.

Savunmasını hazırladığı sırada, bir doktor tarafından akut şizofreni teşhisi kodu, daha detaylı bir muayenede başka bir psikolog tarafından çoklu kişilik bozukluğu hastası olduğu iddia edildi. Şizofreni ve çoklu kişilik bozukluğu teşhisleriyle beraber, Florida Eyalet Mahkemesi, Milligan’ın cezasını akıl sağlığını kazanıncaya kadar ertelemeye karar verdi.

Akıl hastanelerinde geçen on yılın ardından mahkeme ona hapis cezası vermemiştir. Billy Milligan akıl hastanesinden ayrıldığında otuz altı yaşındaydı ve sonrasında hiçbir suça bulaşmadı. Mahkeme kararıyla serbest bırakıldıktan beş yıl sonra, California’da yaşarken, kısa film çekmek üzere yola çıktı. Bu yolculuktan sonra kendisine uzun süre ulaşılamadı, hiçbir tanıdığı kendisiyle iletişim kuramadı ve 2014 yılında, elli dokuz yaşındayken, bir bakımevinde kanserden öldü.

Çoklu kişilik bozukluğu olduğunu iddia eden bir diğer ünlü cani, Chicago‘da işçi sınıfına mensup bir aileden olma John Wayne Gacy (1942–1994) Demokrat Parti’nin seçim bölgesindeki bir danışman, iş adamı ve komşularının partilerinde palyaçoluk yapan iyiliksever bir adam görünümündeydi.

İşin aslı, Gacy, Amerika‘nın belki de en tanınmış ‘çoklu kişilikli’ ruh hastasıydı. Hastanede yatan çocukları eğlendirmek için büründüğü palyaço kılığının ardında korkunç bir seri katil olduğu uzun yıllar sonra öğrenildi, 1978 yılında işlenmiş bir cinayetin olağan şüphelisi olarak gözaltına alınınca, işin gerisi çorap söküğü gibi geldi.

Eşcinsel ilişki kurduğu delikanlıları evine götürüp parçalayarak öldüren John Wayne Gacy’nin tüyler ürpertici cinayetleri gerçekten de en sert insanın bile midesini bulandıracak kadar iğrençtir. Tacizci, alkolik bir baba tarafından yetiştirilen Gacy, büyüdüğünde kısa boylu, şişman, kendinden nefret eden bir insan olup çıkmıştı. Aynı zamanda eşcinsellik eğilimleri ve antisosyal kişilik bozukluğu vardı.

John Wayne Gacy gerçek kişiliğini orta sınıftan hırslı bir işadamı maskesi altında çok uzun bir süre gizlemeyi başardı. Yirmi iki yaşında evlendi ve bir çocuğu oldu. Genç işadamları ticaret odasının saygın bir üyesi ve Lowa’daki bir KFC restoranının başarılı bir yöneticisiydi.

Gacy’nin bu sıradan hayatının karanlık yüzünde genç erkekleri kandırıp onlara tecavüz ettiği gizli bir hayatının olduğunu karısı dâhil hiç kimse bilmiyordu. 1968’de bir taciz suçlamasıyla tutuklanmasının ardından on yıla mahkûm oldu ancak iyi hal nedeniyle on sekiz ay sonra şartlı tahliye edildi.

Hüküm giydiği gün karısı kendisinden boşanmıştı. Gacy, hapisten çıkınca Chicago’ya yerleşti, tekrar evlendi ve toplumun saygın bir üyesi olarak gösterişli binalar yapan havalı bir müteahhitlik şirketi kurdu. Kısa süre sonra, yerel politikada aktif rol oynamaya başladı, ancak çok geçmeden içindeki sapık dürtüler kendini yeniden gösterdi. O artık sapkın zevkleri için genç oğlanları avlayan ve onları işkenceyle öldüren bir yaratığa dönüşmüştü.

Sokaklarda dolaşıyor, erkek fahişeleri, serserileri ve evden kaçan oğlan çocuklarını avlıyor, onları bir sivil polis olduğunu söyleyip arabasına alıyor ve bu işlere tahsis etmiş olduğu eve götürüyordu. Burada onları kelepçeliyor, saatlerce süren tecavüz ve işkencelere tabi tutuyor ve sonra da boğup cesetleri evin altındaki çamura gömüyordu.

1978’de arkadaşlarına iş başvurusu için John Wayne Gacy adlı birine gideceğini söyleyen bir genç ortadan kaybolduğunda, polis işe uyandı. Dedektifler onun geçmişini araştırdı ve adlî sicilini ortaya çıkardılar.

Evini aradıklarında, cinayetleri kanıtlayan pek çok bulguyla beraber, bodrumdaki iğrenç kokulu çamur tabakası içinde kurbanların çürümüş cesetlerini buldular. Başka yere gömülmüş cesetlerle birlikte en az otuz üç kişiyi öldürmüş olduğu kesinleşti.

22 Aralık 1978’de Gacy karanlık sırlarının açığa çıkmasının kaçınılmaz olduğunu fark ettiğinde polise itirafta bulundu ve dedektiflere “İçimde dört ayrı kişilik var” dedi. Gacy’nin içindeki dördüncü kişi, Jack Hanley ‘esas’ katildi ve bütün kötü işleri o yapmıştı.

Gacy’nin yargılanması 6 Şubat 1980’de başladı ve beş hafta sürdü. Savunmanın stratejisi onun bu tüyler ürpertici cinayetleri işlerken kendinde olmadığını, aklının ve bedeninin kontrolünü ele geçiren kötü insanın yegâne suçlu olduğunu kanıtlamaktı. Ülkenin en önemli psikiyatri uzmanlarından raporlar alarak, Gacy’nin çoklu kişilik bozukluğu hastalığı konusunda kapsamlı görüşler bildirildi.

İddia makamı, ‘yardımsever’ John Wayne Gacy’nin masumiyet tezine, somut ve güçlü kanıtlarla karşı çıktı ve jüriyi ikna etmeyi başardı. Mahkemenin Gacy‘yi otuz üç kişiyi katletmekten suçlu bulup idama mahkûm etmesi —celselerin sona ermesinden sonra— yalnızca iki saat sürdü.

9 Mayıs 1994’te John Wayne Gacy son yemeğine oturdu, kızarmış tavukla patates üstüne çilekli kek yedi ve gece yarısından hemen sonra zehirli iğneyle infaz edildi. Son sözleriyse “Kıçımı öpün!” olmuştu, çünkü o esnada —muhtemelen— içindeki kötü kişilik, Jack Hanley sahne almıştı.

Çoklu kişilik bozukluğu vakaları, her dönemde toplumu sarsmayı sürdürmüştür. Dışarıdan gayet iffetli gözüken evli bir kadının âşıklarının olduğu ve hatta fahişelik yaptığını; görünürde çocuklarla süslenmiş mutlu bir evlilik yaşayan kerli ferli bir adamın geceleri eşcinsel barlarını dolaşıp durduğunu; başarılı bir şirket yöneticisinin eroin bağımlılığının pençesine düştüğünü okuyup izlediğimizde pek şaşırmıyoruz.

Freudcu ekolden gelen uzmanlara göre, kişilik bölünmesinin tohumları genelde çocukluk döneminde atılır. Cinsel taciz, tecavüz, aile içi şiddet gibi travmalar bu rahatsızlığın ana nedenleri olarak görülür. Karakter gelişimini dönemlere ayıran uzmanlar, bozukluğu yaratan id’in bu dönemlerin en alt basamağında yer aldığını söylerler.

Çocukluk döneminde ailevî sorunlara, dayak ve işkenceye maruz kalan bir çocuk, büyüdüğünde id’in süperego tarafından baskılanması ve akabinde serbest kalmasının yol açtığı kişilik bölünmesi durumu yaşayabilse de, genellikle bunlar baskın karakter özellikleri haline gelmezler. Normal bir insanın bölünmüş kişilik bozukluğuna sahip olması gerçek hayatta ender rastlanan bir psikopatik durumdur.

Mahkeme önünde azılı canilerin pek çoğu çoklu kişilik bozukluğu tezini kanıtlamaya yaklaşmış, ancak ömürlerinin geri kalanını hapishane yerine konforlu bir akıl hastanesinde geçirmeyi başaramamışlardır. Kanun karşısında “Ben yapmadım, o yaptı” gibi sözler para etmiyor. Her şeyin sorumlusu ikinci kişiliğiniz de olsa, hukuken tek bedene sahip olmanın dezavantajını her yerde ve her zaman yaşamak durumundasınız. Karınıza ya da kocanıza uyduracağınız “O ben değildim” yalanlarının sökmeyeceğini şimdiden söyleyelim.

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>