Blog

FİRİŞTEGÂN

GÖKÇE İSPİ TURAN

“FİRİŞTEGÂN”

POLİSİYE YAZARLARI BİRLİĞİ

2020 KRİSTAL KELEPÇE ÖDÜLÜ FİNALİSTİ

Ayşe Erbulak

 

Firiştegân’ı ilk gördüğümde gözüme takılan kapağı oldu. Genelde kitapları pek kapağına bakarak almasam da önce kapağı ardından adı ve tabii ki yazarının sevgili meslektaşım Gökçe İspi Turan olması eseri almama yetti.

“Bir solukta okudum” deyimi tam yerine oturdu. İşten eve geldiğim bir akşam elime aldım ve bırakamadım FİRİŞTEGÂN’ı.

Bu kelimeyi hayatımda ilk defa duyuyordum. Kitabı bitirmeden de manasına bakmadım, iyi ki bakmamışım, su gibi anlattı Gökçe biz okurlara masumların, günahsızların, suçsuzların ne anlama geldiğini.

Anne olmaya hazırlanan kadınlara yapılan en büyük işkenceyi anlatmış günümüzde gelişen Türk polisiyesini adeta kanıtlarcasına. Anneler, 8 – 9 haftalık bebeklerini çok acı bir şekilde kaybederken 25 yıl öncesinin “Melek Katili” zamanımıza gelip yeni cinayetler işlemeye başlıyor. Yoksa o değil mi ya da o mu? Çok soru var cevaplanması gereken. Alın kitabı, hatta iki tane alın ve en yakın kız arkadaşınızın partnerine de hediye edin.

Gökçe İspi Turan’ın FİRİŞTEGÂN’ı 2020 Kristal Kelepçe Ödülleri’nde ilk 6 kitap arasında yer aldı.

Aşağıda onunla yaptığım keyifli bir röportajı ve kısa bir biyografisini okuyacaksınız. Böyle kadınlarla aynı kulvarda olmak beni çok mutlu ediyor.

 

Röportaj – Gökçe İspi Turan

 

1-Önce sizi biraz tanıyalım. Edebiyat geçmişiniz ve varsa etkilendiğiniz yazarlardan bahseder misiniz biraz?

 

1979 yılında Eskişehir’de doğdum. Baba mesleği dolayısı ile çok yer dolaştım. İstanbul Bilgi Üniversitesi Film& TV senaryo mezunuyum. Kalemimi yazıya ait her alanda -neredeyse- kullandım. Radyo kanallarına özel reklam projeleri de yazdım, sinema makaleleri de. Sinema, Altyazı, Psikeart, Memlekent gibi dergilerde düzenli/düzensiz film analizleri yazmamla başladı yazdıklarımı basılı olarak görme maceram ama kendimi bildim bileli öykü defterlerim vardı benim. İşin kurmaca kısmı, akademik kısmından çok daha geriye gidebiliyor ama nerede başladığından tam da emin değilim. Sanırım ilkokul sürecinin ortasından itibaren edebiyat benim için var olmaya başladı. Evimize çok yakın bir kütüphane vardı ve yaşım yüzünden bana kitap vermedikleri için annemi oraya sürükleyip durduğumu hatırlıyorum. Etkilendiğim ilk yazarlarla da orada tanıştım. Julves Verne bunların ilki ve belki de hâlâ en önemlilerinden biri benim için. Zaman ilerledikçe insanın ciğerini söken Türk yazarlarla da tanıştım. Sevgi Soysal, Selçuk Baran, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal ve daha niceleri… Sadece polisiye okumuyorum. Hatta genelde polisiye dışında okuyorum diyebilirim.

 

2-Son romanınıza geçelim. Roman ve başkahramanınızın esin kaynağı ve yazma süreci hakkında bilgi verir misiniz? Firiştegân’ın araştırma süresi nasıldı ve yaratılması ne kadar vaktinizi aldı? Yazma sürecinde etkilendiğiniz olaylar ve çözmekte zorlandığınız düğümler oldu mu? Bunları nasıl çözdünüz?

 

Bu kitabı yazma sürecinin diğer kitaplarımdan farklı olduğunu söyleyebilirim. Her şey TV’de gündüz kuşağında yayınlanan bir vakaya takılıp kalmamla başladı. Kanlakarışık derlemesi için o vakayı kendi gözümden yazmak istedim. Çözülmemiş bir dava olduğu için o olayın bilinmeyen kısımlarını ve sonunu kurguladım. O hikâyeyi yazarken Âlim’le en az bir, hatta birkaç kere daha farklı yollardan yürüyeceğimden emindim. Öyle de oldu. Firiştegân böyle; yavaş yavaş, adım adım çıktı ortaya. Âlim’le yürüyecek başka yollarım da var biliyorum ama nasıl ve ne zaman, çok emin değilim. İlk defa emekli bir polis karakteriyle çalıştığım için bu kısım biraz beni zorladı. Bir başka zorlayan şey ise kadınların başlarına gelenlerin adli tıp ve jinekolojik açıdan hata vermemesi gerekliliğiydi. Kitabı bir polis veya doktor okuduğunda “bu ne saçmalık!” demesin diye çok araştırdım. Yaklaşık, toplamda 2 yıl sayılır. Kadın doğum uzmanlarını etkileyecek kadar çok çalıştım diyebilirim, fakat polisiye yazmanın farklı bir sorumluluğu var sizin bildiğiniz gibi. Ama bir taraftan da şiddet için kimseye yol göstermek istememem büyük bir çatışmaydı benim için. Korktum da açıkçası. Bazı şeyleri, mesela ilaç isimlerini ve ilaçların bazı fonksiyonlarını değiştirmek gibi numaralarım oldu. Buna vicdanen mecburdum. Savaşa savaşa neyin doğru olduğuna yolda karar verdim.

 

3- Polisiye, tüm dünyadaki okurlar arasında oldukça popüler bir tür. Sizce okurları özellikle polisiye türünde eserler okumaya iten şey nedir? İyi bir polisiye romanın olmazsa olmazları nelerdir?

 

Sanırım içgüdüsel bir durum. İşin merak ve olay kurgusunu çözmeye çalışma kısmı insana değişik bir tatmin veriyor: Ben akıllıyım, ben zekiyim hissi. Kurcalamak ve bulmaca çözmek gibi kısımları da var tabii ki bu tatminin. O da zekâ hissini perçinliyor. Polisiyedeki “tanrı gözü” ya da “yazar gözü”, artık buna siz ne isim verirseniz okuyucuya yer yer yemler atıyor ve son aşamasına kadar sizi şaşırtabiliyorsa çok etkileyici oluyor zaten. İyi polisiyenin en önemli özelliği sürprizin çözülme anı bence. “Deus ex machina” dediğimiz, kimsenin yemeyeceği gökten gelen son dakika kurtarışlarını yapmadan, dağıttınız ipuçlarını efendi gibi toplayıp, buna rağmen şaşırtabiliyorsanız o iyi bir kitaptır bence. Nil’de Ölüm, Roger Ackroyd Cinayeti, On Küçük Zenci ve Doğu Ekspresinde Cinayet benim favorilerim mesela… Sanırım “şoklayan klasikleri” seviyorum ben bu anlamda.

 

4- Polisiye roman yazmanın, aynı anda hem suçlunun hem de dedektifin/polisin aklının içine girerek düşünmeyi gerektirdiği söylenir. Katılıyor musunuz? Bir polisiye yazarı olmanın en sevdiğiniz tarafları nelerdir? Başkalarının romanınız hakkındaki yorumları sizi nasıl etkiler? Son romanınız ile ilgili nasıl yorumlar aldınız?

 

Katılıyorum. O yüzden bu empati kısmı eksik olan kitaplar bana yavan geliyor. İki tarafı da düşünen, empatisi sağlam roman “ben buradayım!” diyor zaten.

Başkalarının fikirleri beni öldürmüyor ama süründürüyor. İyi bir yorum, hiç kıvırmanın alemi yok, insana kendini iyi hissettiriyor. Kitaplarımı yerden yere vuran eleştiri çok okumadım açıkçası ama sallapati yorumlar beni çok üzüyor. Bir yorumun ilk üç kelimesinden ne kadar ezber ve çalakalem olduğunu anlayabiliyorsunuz. Okur, yazarı klişeye düşmekle suçlarken; çok uzun zamandan beri var olan ve eleştirel olduğu iddia edilen klişelere sığınıyorsa… Of gerçekten, internette yazılan sallapati okur yorumu gibi ifade edeceğim derdimi ama “biraz şey oluyor!” Bir de bizde okurlar arasında şöyle bir iltifat (!) modeli var: Keşke kitap daha uzun olsaymış. Bu belki yazara jest olsun diye söylenen, “okumalara doyamadık” anlamı ifade etmek için yola çıkan bir dizi sözcük ama benim gibi lafın muhatabı için “kaç sayfada bitirmen gerektiğini bilmiyor musun kuzum?” demek de aynı zamanda. Evet, yazarın dünyasıyla daha uzun zaman geçirmek istiyor olabilir okur ama her metnin kendi evreni var. Ne bir cümle uzun ne bir cümle kısa benim için.

 

5- Polisiye türünde okur ve izleyicilere tavsiye edebileceğiniz, mutlaka okumalı ve izlemelisiniz diyebileceğiniz kitap, film veya diziler var mı? Hangileri ve ayrıca, Türk polisiyesi için görüşünüz nedir?

 

Her şeyi bir kenara çekip bu zamana kadar okumadılarsa Roger Ackroyd Cinayeti’ni okumalarını tavsiye ediyorum sadece. Okurken de kulaklarımı çınlatsınlar. Ben de polisiye okuyorum tabii ki ama özellikle polisiye rafına ilerlemiyorum açıkçası. Takıntılı bir okur değilim, sürekli aynı isimler arasında dönüp durmam. Hatta ne kadar çok tanımıyor ne kadar bilmiyorsam o kadar elim gider o kitabı okumaya. Selçuk Baran, Sevgi Soysal, Mine Söğüt, Nermin Yıldırım, Sabahattin Ali ve Algan Sezgintüredi, Alper Canıgüz, Armağan Tunaboylu, Yaprak Öz, Çağatay Yaşmut gibi polisiyecileri okuyorum.

Türk polisiyesi için değil, genel olarak Türk edebiyatı için de şu histeyim: Türkçe öyle enteresan bir dil ki bir başka dilde bu hissiyatı vermek gerçekten çok zor. Bu toprakların kendine özel bir kimyası var, oryantalist deseniz değil, arabesk deseniz değil, bazen melodram içeren bazen komedi içeren ama “sıcak” bir edebiyat bu. Hani İskandinav polisiyesi için soğuk denir ya, bizde de kıpır kıpır, her daim hareket eden, ilginç bir yapı var. Tüm dünyada önü çok açık ancak istediği rüzgârı hala tutturamamış bir edebiyat bizimki. Rüzgâr doğru yerden esince kimse tutamayacak ama bu nasıl ve ne zaman olacak bir öngörüm de yok açıkçası.

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunu Gereği Yasal Uyarı; Bu kitap tanıtım metni ve röportaj, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği tarafından hazırlanmış olup tanıtım amaçlı kullanılacak kısa alıntılar haricinde TPYB Yönetim Kurulu izni olmaksızın kopyalanması, çoğaltılması ve başka yerlerde yayınlanması yasaktır.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>