Blog

ÇAĞATAY YAŞMUT İLE MÜLAKAT

Röportaj: Eren Paykal /Bizimavrupa.net

1) Öncelikle  Aujourd’hui la Turquie  adına bizimle görüşmeyi kabul ettiğiniz için içtenlikle teşekkür ederim. Türk okuru, sizin hakkınızda etraflıca bilgi sahibi, lakin bu gazete Fransızca çıktığından, ana dili Fransızca olanlar sizi tanımayabilirler. Bu itibarla, bize kendinizden bahseder misiniz? Edebi kariyeriniz, polisiye kitap yazmaya başlamanız. Kadıköy Cinayetleri romanı ile de 2012 yılında son derece prestijli  Dünya Kitap Dergisi Altın Sayfa Polisiye Roman Ödülü aldığınızı hatırlatalım.

Söyleşi için ben size çok teşekkür ederim.

Finans sektöründe çalışırken bir yandan da hobi olarak bir şeyler karalıyordum. 2001 ekonomik krizi nedeniyle iş hayatına zorunlu olarak ara verince, yazmak için boş zamana kavuşmuş oldum. Birkaç yazı atölyesine giderek bu işin altından kalkıp kalkamayacağıma baktım ve üstesinden gelebileceğimi anlayınca, işin peşini bırakmamaya karar verdim. O zamanlar bile kafayı polisiyeyle bozmuştum. Hala da düzelmedi! 2008 yılında Beyoğlu’nun arka sokaklarında olup biteni anlattığım Beyoğlu Çıkmazı romanımla yarattığım Başkomiser Galip tiplemesiyle yazarlık serüvenime başladım. Başkomiser Galip tiplemesini diğer romanlarımda sürdürmek istiyordum. Bu romanımı 2009 yılında Şarkılar Susunca, 2010 yılında Beni Yavaş Öldür, 2012 yılında Kadıköy Cinayetleri izledi. Bir süre yazmaya ara vererek akademik kariyere geri döndüm. Felsefe bölümünde yüksek lisans eğitimimi tamamladıktan sonra yine Başkomiser Galip’in maceralarını anlattığım, 2017 yılında yayımlanan Doktor Ceyda’yı Kim Öldürdü? öykü kitabımla kaldığım yerden sahalara geri döndüm. 2018 yılında Moda Cinayetleri romanım yayımlandı. Sizin de söylediğiniz gibi, Kadıköy Cinayetleri romanım 2012 yılında Dünya Kitap Altın Sayfa Polisiye Roman Ödülü’ne layik görüldü. Pek çok öyküm polisiye dergilerde yayımlandı.

2) Bugüne kadar, Beyoğlu Çıkmazı ile başlayan ve Şarkılar Susunca, Beni Yavaş Öldür, Kadıköy Cinayetleri ve Dr. Ceyda’yı Kim Öldürdü ile devam eden toplam beş kitabınız yayınlandı. Bu kitapların da kahramanı Kadıköylü Başkomiser Galip. Bu tipleme Türk polisiye okuru tarafından çok benimsendi. Bu karakteri  yaratırken yaşamış ya da hayali bir isimden yararlandınız mı?

Kendimden yararlandığımı söyleyebilirim. Ama bende olmayan bütün kötü alışkanlıkları Galip’e yükleyerek yaptım bunu.

Mesela, ben bilgiyi çok severim, bilginin üzerine aç kurtlar gibi saldırırım ve doymak bilmem, elimden kitap hiç düşmez, yoğun edebiyat, tiyatro ve teorik felsefe okurum. Yürürken, otururken, televizyon seyrederken, müzik dinlerken, yemek yerken, yatarken, kalkarken romanlarımın kurgusunu düşünürüm. Doğal olarak, günün sonunda bu zihinsel aktivite beni çok yorgun düşürür. Sakin bir hayat sürerim. Hiçbir zararlı alışkanlığım yoktur.  

Galip ise; sinemaya, tiyatroya gitmez. Kitap okumaz, gazeteyi bile zar zor eline alır. Teknolojiyle arası iyi değildir, maçodur, sorguda adam dövebilir. Sıkı sigara tiryakisidir. Evde saatlerce boş boş oturabilir. Hayatı gidişine bırakır. Galip’in bu yaşayış tarzı ve hayatı algılayışı kimbilir belki de benim bilinçaltımda yapmak istediğim ama bir türlü beceremediğim bir şeydi. Tüm bunları Galip’e yansıtarak, onun üzerinden böyle bir hayat sürmenin nasıl olduğunu görmek istedim. Elbette, benzer yönlerimiz de yok değil: Belki bir miktar depresifliğimizin ve fazlaca Kadıköy sevdalılığımızın ortak olduğunu söyleyebilirim.

3)Genel olarak polisiye de, içinde muhtelif akımlar barındırıyor. Roman noir, whodonit, thriller gibi. Sizin benimsediğiniz belirli bir tarz var mı?

Sizin de söylediğiniz gibi polisiye üst başlığı altında pek çok alt tür sayılabilir. Bunlar, konu ve yöntemleri göz önüne alınarak gruplaştırılmıştır. Bence bunun nedeni, polisiye romanların yazıldıkları dönemlerde suçun niteliği ve geçirdiği değişime ayak uydurma isteğidir. Korku, gerilim, casus, kara roman, sorun roman (katil kim), thriller, gangster romanları sayılabilir.

Mesela, sorun romanda (katil kim?) temel konu suç ve muammadır. Bütün amaç dedektifin şüpheliler arasından akıl yürüterek katili bulup çıkarmasıdır.

Heyecan ve korku romanları ise genelde merak unsurunu hep zirvede tutmak ve okuru peş peşe akan beklenmedik olaylar zincirine dahil ederler.

Suspence romanlar da psikolojik çözümlemeler sunar okuruna.

Kara roman da ise, beyinsel akıl yürütmeler yerine sokakları arşınlayan gerçek bir dedektif vardır. Olaylar dinamik bir yapı içerisinde toplumsal olayları ele alarak gelişir. Sadece katilin kimliği değil suçun neden işlendiği de önemlidir.

Benim romanlarım kara roman türünde değerlendirilebilir. Kara roman, suçlunun bulunmasının yanı sıra cinayete yol açan sosyal ve psikolojik durum ve koşulları irdelendiği bir türdür. Kara romanda suç ile şehir arasında sıkı bir ilişki vardır. Şehir romanda sadece bir fon olarak kalmaz, suçun kaynağını oluşturur. Bugün toplumun büyük bir çoğunluğu kalabalık şehirlerde yaşıyor. Rekabetle birlikte hırslar, tutkular bu dar alanlarda yaşanmaya başlandı. Bu da doğal olarak suçu artırdı. Göçlerle dolan şehirlerde insanları beraber ve uyumlu yaşamaya sevk edecek sosyal normlar, ortak kültürler, inançlar bulunmuyor. İnsanların ahlaki ve sosyal değerleri birbirleriyle uyumsuzluk gösteriyor. Kişisel çıkarlar, aç kalma güdüsü, ekonomik kazançlar manevi değerlerin önüne geçiyor. Şehirlerde fakirlerle zenginler aynı sokakta dolaşabiliyor, bu da özellikle gençlerde yıkıcı bir etki yapabiliyor ve insanları suça daha kolay yöneltebiliyor. Kapitalist sistem şehirleri pençesi altına alıyor. Bu sistemle insanlar birbirlerinden ayrılıyorlar, parçalanıyorlar. İnsanın kimliği sadece iş yapan bir makinenin parçasına dönüşüyor. Kendine ve çevresine yabancılaşan, bir makinenin dişlisi olarak görünen insan suça daha meyilli hale gelebiliyor. 1930 bunalımıyla birlikte yeraltı sermayesinin yüzeye çıkması, uyuşturucu, kadın ticareti, içki kaçakçılığı, kumar ve fuhuşun şehirlerde artması hiç şaşırtıcı değildir. Böyle olunca polisiye edebiyatın dedektiflerinin şehirlerde iş kovalaması çok doğal geliyor. Benim kahramanım da, tıpkı bu kara roman dedektifleri gibi şehirde suçlu avına çıkarak, onları adalete teslim etmeye çalışıyor.

4)Sizin şahsen takip ettiğiniz yerli ve yabancı polisiye yazarlar kimler?

Bilmem biliyor musunuz; Türkiye Polisiye Yazarları Birliği kuruldu. Birliğin seksen civarı polisiye yazar üyesi var. Ben hiçbir ayrım gözetmeden yerli yazarların hepsini okumaya gayret ediyorum. Polisiye hikayelerin yerli motiflerle harmanlanması hoşuma gidiyor.

Kara roman türünde yazdığım için doğal olarak kendimi bu türün yazarlarına yakın buluyorum. Ayrıca, dedektifi polis olan yazarlar her zaman ilgi alanımda. Ama bir liste çıkarmamı isterseniz, listenin başına tartışmasız Raymond Chandler’ı koyarım. Bence kara romanın ya da polisiye edebiyatın en önemli temsilcilerindendir. Yaşadığı toplumun yozluklarını, etik değerlerini yitimini, yeraltındaki sermayenin yer üstüne çıkışını romanlarına çok iyi yansıtır. Marlowe tüm diğer kara roman kahramanlara gibi ete kemiğe bürünmüş, süper kahraman kostümünü üstünden çıkarmış biridir. Pislik içinde cesur ve adaletli kalmış, dürüst biridir o. Chandler’in öykülerinde toplumun her katmanına temas ederken yarattığı kişiler psikolojik derinlik de kazanırlar. Ayrıca Poirot gibi çokbilmiş değildir.

Kara romanın başka bir yazarı olan Jeremiah Healy ve kahramanı John Cuddy de listemdedir. Cuddy kara romanın tipik bir kahramanıdır. Cuddy’yi okurken her zaman Marlowe’u ve Lawrence Block’un Scudder’ını keyifle hatırlarım. Cuddy’nin ölen eşinin sık sık mezarına gitmesi ve onunla konuşması beni çok etkilemiştir. Jeremiah Healy’de sevdiğim en güzel şey, dedektifinin tüm özelliklerini birden sunmayışıdır. Her romanda yeni bir niteliğini öğreniriz.

Bunlardan başka Lawrence Block’un Scudder’ini unutmamak gerekir. Hayatta kaybetmiş, cesur, zeki ama alkolik bir kahraman ve arka planda tüm ihtişamın ardında gizlediği pisliğiyle koca bir New York panoraması.

Araştıranların polis olduğu serilere gelecek olursak, ilk sıraya Per Wahlöö ve Maj Sjöwall’un yarattıkları komiser Martin Back’i koyarım. Martin Back öykülerinde cinayeti kimin işlediği çok nemli değildir. Bu yüzde birçok romanda katili öykü boyunca hiç görmeyiz, tanımayız. Romanın sonunda ortaya çıkan biridir. Ama bu o kadar önemli değildir. Çünkü yazarların amacı toplumsal olayları didikleme, sorunları gözler önüne sermektir. Kuzey Avrupa toplumunun ahlaksal çöküşüne tanıklık ettirirler bize. Bunu yaparlarken okuru, usta bir cinayet soruşturmasının içine dahil ederler.  

Bir diğer beğendiğim yazar Petros Markaris’dir. Kahramanı komiser Haritos sağlık dertleriyle sık sık uğraşan, karısının dolmalarına bayılan, orta yaşı geçmiş cinayet masası komiseridir. En sevdiğim özelliği de sıradan olmasıdır. Zekasını, çalışkanlığını ve inatçılığını severim. Bugüne kadar bir işi yarım bıraktığını hiç görmedim. Markaris, komiseri vasıtasıyla toplumsal olaylara el atar. Mafya, kara para aklama, ırkçılık gibi daha çok siyasi polisiyenin kapsamına giren mevzuları irdeler ve gün ışığına çıkarır.  Polislerden bahsederken Donna Leon’u da unutmamak gerekir. Bence yazarın en büyük özelliği, katil kim? tarzıyla kara romanı ustalıkla birleştirmesidir. Yazarda en çok sevdiğim şey, arka plandaki Venedik’in tüm ihtişamını romanlarına yansıtmasıdır. Atmosfer ve mekan tasvirleri müthiştir. Venedik’i okura vizörden gösterir. Kahramanı Komiser Brunetti’de diğer polis karakterler gibi sıradan, ailesiyle yaşayan biridir. Komiserle birlikte toplumsal olaylara temas edip katili bulmaya çalışırken ince bir mizah da okura eşlik eder.

Agatha Christie’yi unuttuğum sanılmasın. Onun romanlarında yöntemli bir şekilde tümevarım metodunu kullanarak beyin eksersizi yaparım. Ne var ki, bana göre, okur hiçbir zaman işin içine tam olarak sokulmaz, bu da benim hoşuma gitmiyor. Deliller üstü kapalı olarak verildiği için okur hem cinayeti çözmede hem de yazarın sakladığı delillerle uğraşmak durumunda kalır.

George Simenon’un Maigret’in sakin ve mutlu bir aile hayatı vardır. Dürüst ve iyi bir polistir. Öyle üstün nitelikleri yoktur ama akıllıdır.

Hadi, listeyi biraz daha uzatalım, Micheal Connelly’yi, Val McDermid’i, Sue Grafton’u da ekleyelim.

5)Ben de kendi çapımda iyi bir polisiye okuru olduğumdan, genelde seri maceraları olan karakterleri severim, Maigret, Robichaux,  Rebus, Kurt Wallander, Martin Beck, Erlendur gibi. Bu yüzden Başkomiser Galip’i de benimsedim. Galip, diğer meslektaşlarından bağımsız daha hayatla barışık birisi gibi. Bunalım takılmıyor, alkol komasına girmiyor, aile dramı yaşamıyor. Aslında biraz Maigret’de olan sakin bir güce sahip Siz Galip hakkında ne düşünüyorsunuz?

Galip mesleğinden ötürü, yaşam ve ölüm arasında süratli gidiş gelişler yaşayan biri. Belki diğer roman kahramanlarından onu ayıran özellik bu. Mesleki deformasyon. Yaptığı işi unutmamalı. İçinden gelmese de izlemesi gereken bir dolu prosedür var. Arada sırada raydan çıkıyor elbet, bu da Galip’in farkı. Zaman zaman o da diğer kahramanlar gibi bunalıma girebiliyor. Ama ilaç kullanmadan idare etmesini beceriyor. Silahını şakağına dayadığı ama tetiği çekmeye cesaret edemediği zamanları da oldu. Çok katmanlı bir adam değil.

6)Galip’e naçizane bir eleştiri getirmek istersem, yemek konusunda diyebilirim. Tamam bir Maigret gibi gourmet olmasın ama, İstanbul’da birçok güzel mekan var, rakı balık var, o genelde sosisli veya tost yiyor! Gelecekte Galip’i şöyle güzel bir sofrada görebilecek miyiz?

Tost ve sosisli yemesin de ne yapsın garibim!  Maigret’in Fransız Emniyeti’nden dolgun ya da en azından hayat standartlarını düşürmeyecek bir maaş bir aldığına eminim. Ülkemizde ise bir polis memurunun aldığı maaşı düşünürsek, Galip’in güzel sofralara özellikle rakı balık sofrasına oturması, hele hele bir de gourmet olması, Galip’in bütçesine ağır bir darbe indirir. Ayrıca, romanın gerçekçiliğini de zedeler. Evde sizi bekleyen hünerli bir kadın, cepte de para yoksa sosisli ve tostta talim edersiniz. Ama Moda Cinayetleri’nde kahramanımın kursağından bir kase sıcak çorba, sıcak bir aile yemeği geçmesi için onu sık sık esnaf lokantalarına soktum.  

7)Kitaplarınıza dönecek olursak, sonuncusu hariç hepsi roman. Son kitabınız Dr.Ceyda’yı kim Öldürdü ise muhtelif hikayelerden mürekkep. Bundan sonraki kitaplarınız nasıl olacak? Bu röportaj yayınlandığı sırada sanırım yeni kitabınız çıkmış olacak. Ayrıntılara girmeden bu kitap hakkında bilgi vermeniz mümkün mü?

Mesele edindiğim birçok konuyu anlatma imkanı sağladığı için öykü yazmayı seviyorum. Ayrıca, kahramanınızın özel hayatına fazla temas etmeden ana meselenizle uğraşmak hoşuma gidiyor. Öykü yazmayı sürdüreceğim.

Moda Cinayetleri romanım İstanbul Kitap Fuarında çıkacak. Bir Jeoloji profesörü ve genç karısının Moda’daki evlerinde öldürülmesiyle başlayan soruşturma Galip ve ekibinin terör örgütleriyle karşı karşıya getirecek ve soruşturma ekip için çok karışık ve tehlikeli bir hal alacak.  

8)Yine son hikaye kitabınızda, Fotoğraftaki Katil adlı aslında sıkı bir korku hikayesi var. Tabiatüstü özellikler barındırıyor ve bu alandaki başarınızı da sergiliyor. İleride de benzer denemeleriniz olacak mı?

Bilgisayardaki Katil isminde yine başkomiser Galip’in olduğu bir hayalet öyküsü daha yazdım. Bir sonraki öykü kitabımda yerini alacak. Şimdilik farklı alana girmeyi düşünmüyorum, ara sıra alışılmışın dışına çıkarak okuru şaşırtmak hoşuma gidiyor.

9)Sizin hem bir Kadıköylü, hem de Kadıköy sevdalısı olduğunuzu biliyoruz.  Galip de sizin gibi Kadıköylü, Yoğurtçu Parkına bakan bir evde yaşıyor, birçok macerası da Kadıköy’de geçiyor. Son zamanlarda, NY Times olsun, Time Out olsun yabancı basın da Kadıköy’e ilgi göstermeye başladı. Bu ilginin sebepleri nedir? Sizi Kadıköy’e bağlayan unsurlar nelerdir? Sonraki eserlerinizde Kadıköy’ü, güzelliklerini ve özelliklerini  daha etraflıca tasvir edecek misiniz?

Beni Kadıköy’e bağlayan her anı Kadıköy’de dolu dolu yaşanmış elli yıllık bir ömür var. Kadıköy’de yaşamaktan nasıl mutluysam, Kadıköy’ü yazmaktan da o derece mutluyum. Yazarın her zaman iyi bildiği yerleri yazmasının, hem yazar hem de okur için bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Bu sayede, hem ihtiyaç duyulan o sahicilik duygusu yazarın yarattığı kurmaca dünyasına geçmiş olur hem de polisiye romanın temel iskeletini oluşturan o çevrenin kriminal yapısı ve atmosferi başarıyla tasvir edilir, böylece okur da romana bağlanır. O karanlık sokaklar, o tekinsiz mekanlar, o işlenen suçlar, o tehlikeli suçlular ancak çevreyi iyi tanıyan bir yazarın kaleminde hayat bulur. Doğma büyüme Kadıköylü olduğum için Kadıköy Cinayetleri ve Doktor Ceyda’yı Kim Öldürdü? hikayelerini yazarken tam da böyle oldu. Sonraki eserlerimde de Kadıköy’ü yazmayı sürdüreceğim. Kadıköylü yazar olarak anılmak hoşuma gidiyor.

10) Nihayet şunu sormak istiyorum. Kitaplarınız yabancı lisanlara çevrildi mi? Bu konuda bir talep oldu mu?

Şu an için tamamen yerli takılıyorum.

Röportajı orjinal dilinde (Fransızca) okumak için lütfen TIKLAYINIZ

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>