Blog

BEŞ KÜÇÜK ŞEYTAN – Ayfer Kafkas

Çocuktum. İçimde büyüttüğüm vicdan ve azap kelimelerinin en hastalıklı şekilde yan yana gelmeleri neticesinde ortaya çıkan tabirle müsemma hissiyatla yaşamaya alışmıştım. Alışmaktan başka çarem de yoktu. Bu hissin verdiği sıkıntılı karanlık göğüste peyda ettiği ince ama fasılasız sızı, on dört yaşımdan beri hiç durmaksızın azalmasına rağmen beni örseledi durdu. Çocuktum, bilemezdim. Bilsem yapar mıydım; kendimi atar mıydım kurbanını bin bir eziyetlerle körelmiş pençe ve dişleriyle yıllar yılı parçalamaya çalışan, öldürmeyen ama bazen ölümü arzulatan cinsten melun bir yaratığın koynuna? Bilemezdim. Küçük bir aptallığın hayatımı cehennem çukuruna çevireceğini tahmin edemezdim.

Çocukluğum… Her ne kadar başımdan geçmekte olduğu zamanlarda bana rengârenkmiş gibi görünmüşse de, bulunduğum yaştan geriye dönüp baktığımda ancak ve ancak siyahın tonlarına sahip olduğunu şimdi fark edebiliyorum. Açık ya da koyu karanlık, çeşit çeşit griler, bazen siyaha yaklaşmış ama içerisine düşmemek için kıyıya sıkıca tutunmuş bir kurşunî ve bir kırmızı… İnsanı uyaran, ikaz eden, “Daha ileri gitme!” diye haşince hırpalayan kırmızı; kanın kırmızısı. Kırmızının çağrısı bazen insanı durdurur; yapmaya niyetlendiğini bıraktırır. Şanslı insanlardır onlar. Renklerin dilinden anlamak bazen sizi kurtarır.

Fakat beni durdurmamıştı. Aksine kışkırtmış, bir süre rengin tabiatındaki heyecanı sorgulayarak suçu onun omuzlarına yükleyivermeme sebep olmuştu. İnsan kendini ne kadar kandırabilir? Kırmızıyı suçlamak kadar acınası bir çaresizliğe düşmüş biri için süre bazen uzayabilecek olsa da genellikle “hiç”tir bu sorunun cevabı. Hiç…

İşte insan kendini bu kadar süre kandırabilir. Gerçeklere döndüğünüzde ise suçluluk duygusunun şahdamarınıza bir kene gibi yapışmış olduğunu fark edersiniz. Bir bedeni yoktur suçluluğun. Çekip koparamaz, ellerinizle parçalayıp kurtulamazsınız. Ruhunuzla beslenir, zehrini akıtır yavaş yavaş.

Rengârenk zamanlarımda en az kendim kadar berbat veletlerle tanışmış olmam tesadüf olamazdı. İnsan yediği haltı başkalarına da ikram etmek isterse, kişisel zevkleri arasında “halt yemek” olanları tercih eder elbette. İlkini onlar mı bana ikram etmişti, ya da ben mi onlara rastlamıştım bilemiyorum. Gerçek şu ki, pisliği bir diğerinin üzerine bulaştırmaktan çekinmeyen beş mahalle piçi bir araya gelmişti ve “uslu çocukların” kâbusu oluvermişti.

Aylaklık başa beladır. Hele ki bu “eylemsizlik eylemi” fenalığı arayan, onu arzulayan küçük beyinlere çöreklenirse belanın en kelli fellisi dikiliverir karşılarına heyula gibi. Kimden çıkmıştı bu fikir, nasıl çarpık bir zevke ulaşmayı amaçlıyorduk veya elimize ne geçeceğini sanmıştık bilemiyorum. Zavallı bir garibanın canını yakma fikri kimin hissesine bir şeyler katabilir ki?

Yeryüzünde var olmuş ve olacak tüm pislikler insan aklının sakat yavrularıdır. Akıldan mahrum olmaksa en pak beyazlığın işaretidir. Aklı olmayan bir insandan diğerine hiçbir zarar gelmez. Asıl zararlılar bizim gibileridir: Akıllı geçinenler…

Beyinlerimizden türlü türlü zehirler yayacak sakat yavruları doğurtmanın haz veren sancıları içerisindeydik. Akıllı geçinenler olarak dünyadaki en masum, en saf ve zararlı fikir üretmek yönünden en kısır insanı bulup savaşa başlamaya karar vermiştik. Buna “savaş” diyecek kadar zavallıydık.

Mahallenin delisine takmıştık kafayı; zavallı bir masuma, bir babasından başka kimsesi olmayan, her daim bakıma muhtaç bir insana… Onun deliliği sinirimize dokunuyordu. İşte bunu uydurmuştuk yaptıklarımıza bahane olarak: Sinirimize dokunuyordu. “İnsan ne hakla deli olur? Biraz etrafındakileri düşünmesi lazım, değil mi? Biz deli olduk mu? Bizler iyiyiz. Deli olmayacak kadar sorumluluk sahibiyiz…”

İbo tahammül edilemez bir delilik içerisindeydi ve bizim gibilere rahatsızlık veriyordu. Ona ne tür bir ceza vereceğimizi kararlaştırırken duyduğumuz heyecanın, toplanma yeri olarak tayin ettiğimiz bizim evin köhne bodrumuna dalga dalga yayıldığını, kıvranarak havada yoğunlaşıp bizi iyiden iyiye zehirlediğini dün gibi hatırlıyorum. Beş küçük şeytan… Kovulmuş Şeytan’ın yoldaşları… Gözlerimiz karanlıkta parıldayan kıvılcımlar, kalp atışlarımız zafer nidaları… Yapacaklarımız tüm zihnimizi dolduruvermişti ortak verilen kararla. Pis kokular yayıyorduk belki de… Zihni, içine süzülen melun düşüncelerle kurtlanmış bir yaratık pis kokar.

Bugünkü ıstırabımın yegâne sebebi olmasa da, yaşadığım pişmanlığın müsebbibini doğuran adımdı İbo’ya yapacağımız eziyetin kararını vermek. Bir güzel benzetecektik onu. İnsana deli deli bakıp sırıtmak, koca kafasını sallaya sallaya ortalıkta dolanmak, mahallemizdeki “bacılarımızı” korkuya salmak ne demekmiş gösterecektik ona. Yumruğun tadına baktı mı aklı başına gelirdi. Belki de topladığı çöplerle oğlunu doyurmaya çalışan babası bile minnet duyardı bize. Ne de olsa oğlunun aklı başına gelecekti.

İbo’yu kıstırmak zor olmamıştı. Arka taraftaki boş arazide, bir müddettir kıt aklına ona bakıcılık etmeyi koyduğu sakat enikle oynuyordu. Yavru, küçük boz kuyruğunu havada sallaya sallaya İbo’yu sevgi salyalarına boğuyordu. İbo da eniğin tepesine çıkmasına bile izin veriyor, onu incitmekten korkarcasına donmuş gibi hareketsiz duruyordu.

Bizi görünce irkildi. Enik de tepesinden inip eski çuvala benzer kazağının örttüğü sırtının ardına saklandı. Aklı yoktu belki ama az sonra kendisine aşk edeceğimiz tokatları, karnına gömeceğimiz yumrukları hissetmişti. Bu bizi daha da kışkırtmıştı. Niyetimiz onu korkutmaktı ve daha ilk dakikada istediğimizi almaya başlamıştık.

Üstüne yürüdüğümüzde enik kaçıp gitti. İbo inler gibi, çığlık atar gibi, bugün bile beynimde yankısını duyduğum o kesik kesik korku, dehşet, yalvarma karışımı nidalarını çıkarmaya başladı. Ağlıyor muydu, yardım mı istiyordu, yoksa merhamet mi dileniyordu anlamak mümkün değildi. Fakat beşimizde korkmuştuk. Başka dünyalardan gelen seslerdi sanki İbo’nun çığlıkları. Fakat korkmayı gururumuza yediremiyorduk. Hissettiklerimizi bir kenara bırakıp etrafını sardık. İbo kollarını kafasına sarıp çömeldi. İşimizi kolaylaştırmıştı. Ardı arkası kesilmeyen yumruk sağanağına ara sıra böğrüne gömdüğümüz tekmeler eşlik ediyordu.

Bir ara elimde portakal büyüklüğünde bir taş olduğunu fark ettim. Ne zaman almıştım ya da nereden bulmuştum bilemiyordum. Sanki kör şeytan tutuşturuvermişti elime. Yere atmak yerine İbo’nun kafasına indirdim taşı. Kollarıyla çevrelediği kafatasına tam isabet ettirememiş olsam da bir anda yüzünü boyayıveren kanın rengiyle aşka geldim. Hedefimi şaşırmamıştım.

Kırmızı… İşte bu bana “dur” diyen kırmızıydı. Çocukluğumun anıları arasında beynime en fazla eziyeti yapan renk… Anlayana ikaz, ama benim için tahrik unsuru… Durmadım, İbo’yu acıdan kıvranırken oracıkta bırakırken devamının da geleceğini bilerek, bu düşüncenin verdiği zevki iliklerimde hissederek ayrıldım oradan.

Her çocuk kötü bir şeyler yapmıştır mutlaka. Kimininki verdiği zarar bakımından etkili, kimininki ise etkisizdir ama her çocukta birazcık şeytanlık vardır. İnsan olmanın sonucudur bu. Büyürken bastırırız bu şeytanı. Başaran da vardır başaramayan da, ama her çocukta biraz şeytanlık vardır ve bu, yontulmamış, kalıba sokulmamış bir bünyede serbestçe dolaşmaktadır.

Beş küçük bedenin içerisinde dolaşan şeytan alabildiğine özgürdü. Bu özgürlük onu küstahlaştırıyor, asalak olarak yapıştığı küçük bedenlere yapmış olduklarının ihtişamını fısıldıyor, devamının gelmesi için türlü türlü oyunlar ederek ikna gücünü konuşturuyordu. Şeytan dostumuzdu. Bizi anlıyor, bize şiddetin dünyevi zevkini tattırıyor, üstelik gösterdiği yollarla bu zevki her an yeniden yaşamamızı sağlıyordu.

Ve kör şeytan kırmızının ikazını idrak edemeyen zavallı beyinlerimize süzülerek bize yeni bir zevk tattıracağına dair vaatte bulundu. İbo’dan intikamımızı sonunda alabilecektik. Koca kafasının dokunduğu sinirlerimizi yıpratmasının hesabı görülecekti. Ona dokunmayacak ama dokunmaktan beter edecektik.

Pis enik nalları dikerse İbo dersini alırdı. Bu fikir zihinlerimizde filizlenip de ağızlarımızdan sığınağımızda mevcut bulunan fare zehrini plana dâhil etme lafı olarak çıkıp vücut bulduğunda içlerimizdeki beş küçük şeytanın sureti suratlarımızda belirdi.

Gerisi ıslatılmış bayat ekmek, üzerine eklenen bir parça zehir ve iyice dağılması için karıştırmamıza yarayan odun parçasından ibaret… Pis bir tasa koyduğumuz son yiyeceği elimize alıp şefkatle sakat eniği aramaya koyulduk. Boş arsada bulduğumuz hayvanın yalnız olduğunu görmek bizi rahatlatmıştı. İbo deliydi ama köpeğe bizim verdiğimiz ekmeği yedirmeyebilirdi.

Islık çalarak çağırışımız sonuç vermişti. Küçük ve tüylü hayvanın bize doğru sekerek koştuğunu görünce çabucak kabı yere koyduk. Yemesini izlemek istiyorduk ama İbo’nun gelişi, izlemekte olduğumuz filmi bozmuştu. Kaçıp saklanmak zorunda kaldık.

Kırmızı bizi ikaz etmişti ama şeytan gözlerimizi bağladı göremedik, kulaklarımızı tıkadı, işitemedik. Belasını arayan mutlaka bulur. Bela gelip yuvalanacağı bir bedene girip de vücut bulmayı kollayan bir ruh iken aksi nasıl düşünülebilir? Nitekim bizi de buldu ve yıllar yılı içimizden çıkmayacak keskin bir koku gibi tüm hücrelerimize nüfuz etti.

İbo’nun da aç olduğunu, eniğin, yemeğinden fedakârlık edeceğini ve ikisinin birden koyun koyuna kaskatı kesilip öleceklerini bilemezdik. Çocuktuk, şeytana uymuştuk. İflah olmaz veletlerdik.

Kimse bizden şüphelenmedi. Belediyenin adamları suçlandı dikkatsiz itlaftan dolayı ve elbette suçlu hiçbir zaman bulunamadı. Suçun sahipleri buradaydı. Onlar, beş küçük bedenin içerisine çöreklenmiş şeytanlardı.

2 Comments on “BEŞ KÜÇÜK ŞEYTAN – Ayfer Kafkas

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>